FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

12 Mart’ta Kocaman Simit Yemiştik  

12 Mart’ta Kocaman Simit Yemiştik  

1998 yılında, aslında çok da sessiz ve pasif olduğunu düşündüğüm ama sonra aynı amaç doğrultusunda birlikte mücadele ettiğimiz, hatta benim hak kaybına uğramamam için kendini öne atan bir insan tanıdım. Nurettin. 

Onu senelerce görmedim. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra onunla tekrar, bir alkol bağımlısı yakınımı götürdüğüm, Alkol ve Uçucu Bağımlıları Sağlık Merkezi’nde, doktorun kapısında karşılaştım. 

Nurettin Bey de, sırasını bekliyordu. Beni görünce şaşkınlık ve heyecanla yerinden kalkıp yanıma geldi. Yine yüzü kızarmıştı, tıpkı eskisi gibi. Ne yazık ki kendisi de alkol bağımlısı olmuştu. Uzun uzun konuştuk. 

Yaşamındaki kırılma aslında ilkokulu bitirip yatılı öğretmen okuluna başladığı yıllara dayanıyordu. 

Sonraki günlerde tekrar buluştuk. Bana yaşam öyküsünü anlattı. Özellikle 12 Mart Askeri darbesi sırasında yaşadıkları onu derinden etkilemişti. 

Ilkokulu Hatay’ın bir köyünde bitirmişti. Babası, Amik Ovası’nda, uçsuz bucaksız sulak tarlaları olan bir köyün ağasıydı. Daha sonraki süreçte tanıdığım bu insan 82 yaşında ölünceye kadar hiç çalışmadan yaşadı.

 Ortaokula gitmek isteyen Nurettin, ilkokul öğretmeninin önerisiyle öğretmen okulu sınavına hiç hazırlanamadan girmiş ve üçüncü olmuştu. Babasının da zoruyla hazırlanıp, valizini alıp hiç tanımadığı bir yabancı şehre doğru tek başına yola çıkmıştı.

„Okul, deniz kenarında, o günün ölçülerine göre devasa bir binaydı. Kaydımı yaptırırken, oradaki bir öğretmene kimsesiz olduğumu söyleyerek velim olmasını sağladım. 

İlk akşam yemeğini yemekhanede yedik, yatakhaneye çekildik. Ama yeni gelen her öğrenci, bir üst sınıfta olan ağabeylere zimmetleniyor ve senden sorumlu olan ağabey, gözdağı vermek için meydan dayağı atıyordu. Bu durum beni ürkütmüştü. Okuldan kaçıp, Ege’de bir kasabada yaşamaya ve bir daha Antakya’ya dönmemeye karar vermiştim. Ağır abi, adeta kükreyerek üstüme yürüdü. „Nurettin, sen Hatay’dan geliyorsun: fellah mısın sen lan?“ Ben, sakin bir şekilde, „Fellahım ne olacak?” diye yanıt vererek ne olacağını bekliyordum ki, ağır abinin yüzü birden değişti. Arkama döndüm ve felsefe öğretmenimin yüzünü gördüm. Beni dayaktan kurtarmıştı bu güven veren yüz. Bu öğretmenimi çok sevmiştim.“

Sonraki günlerde Sedat öğretmenle daha yakın ilişki kuran Nurettin, ondan çok şey öğrenmişti. Onun kitap okumayı sevdiğini anlayan Sedat öğretmen ona dünya klasiklerini getirmiş. Hocaları dikkatle dinleyen Nurettin, ders çalışma ihtiyacını duymadığı için gecelerini kitap okuyarak geçiriyormuş. Aylar böyle hızla geçerken Nurettin de okulun en başarılı öğrencisi olmuş. 

Ancak 12 Mart, onların da hayatını değiştirmiş. Darbenin ilk haftasında okula gelen bir çavuş ve erler, geniş çaplı bir arama yaptıktan sonra Sedat öğretmeni tüm öğrencilerin gözü önünde hırpalayarak götürmüşler. Nurettin bu duruma  çok üzülmüş, ama…

Bir saat sonra tekrar gelerek, bu kez ben de dahil olmak üzere 11 öğrenciyi alıp götürdüler. Bizi, paçavraya çevirecek şekilde döverek karanlık, rutubet kokulu, depo gibi bir yere attılar. Siyah bir bez parçasıyla gözlerimizi bağladılar. Soğuktan mı, korkudan mıdır bilmem, hepimiz titriyorduk. Birbirimizle konuşmamız yasaktı. 

Biraz sonra izbandut gibi bir görevli benim yanıma gelerek göz bağımı çözdü ve beni ite kaka sorgu odasına götürdü. Karanlık bir odaydı. Kırık bir iskemleye oturttular.  

Gözümü karanlığa alıştırarak etrafıma baktığımda kafama copu yedim. Ayağım ucumda bir çuval vardı. Kanlı bir çuval… Kımıldayan çuvaldan bir inilti duydum. Boğuk bir sesti. Bu işkenceden çıkmış biriydi. Eğildim, baktım. Sadece gözlerini tanıdım. Benim Sedat öğretmenimdi. 

Amaçları bizi yüzleştirmek ve beni öğretmenimi suçladığım takdirde bu cehennemden kurtulacağıma inandırmaktı. 

Önce ikna turları başladı, arkasından tehditler, küfürler ve daha sonra falaka, tazyikli su, elektrik ve Filistin askısı… Sonuçta acıdan bayılmışım. 

Ayıldığımda daracık bir hücredeydim. Soğuktu. Susamış ve acıkmıştım. Ne kadar zaman geçtiğini anımsamıyorum. İzbandut gardiyan hücre kapısını açarak içeri girdiğinde titremem tekrar başlamıştı. Beni kucaklayarak kaldırdı ve ilk getirildiğimiz depoya, arkadaşlarımın yanına götürerek çuval gibi fırlattı… Kemiklerimin sesini duydum. Gözümü bağlayarak gitti. 

Arkadaşlarımla fısıldaşmaya başlayınca gerçeği anladım. Onlar kendilerine verilen yazılı ifadeyi imzalayarak öğretmenimizi suçlamışlar, fakat yine de serbest bırakılmamışlardı. Anlaşılan burada verilen sözler  de tutulmuyordu. 

Akşama doğru iyice acıkmıştık. Kapıyı tekmeleyerek bağırmaya başladık. Gardiyan gelince acıktığımızı söyledik. Bize “Sökülün bakalım paraları,” diye bağırdı. Cebimizdeki simit alabilecek paraları topladık  Simit o günlerde 10 kuruştu.  Ben on simit parası verdim. Adam tüm paramızı toplayıp gitti. Bir süre sonra elinde birer simitle geldi. Geri kalan paramızı cebine indirmişti. İtiraz ettik… Nafile… Çaresiz lastik gibi sert simidi suyla ıslatarak yedik. 

O günden sonra bize işkence yapmadılar. Zaman duygumuzu kaybetmiştik. Açlığımız dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Gardiyanı çağırdık. Gelmedi. Epey sonra geldiğinde çok acıktığımızı söyledik. Gardiyan bize bağırdı:

‚Ne çabuk acıktınız, daha iki gün önce araba tekeri gibi kocaman birer simit yemediniz mi?…‘

Evet biz iki gün önce araba tekeri kadar büyük bir simit yemiştik.” 

Ben bu anımı 2018 yılı Şubat ayında bedenen aramızdan ayrılan bir arkadaşımızın anlatımından yola çıkarak yazdım.  

Ancak son bir ekleme daha yapmam gerekiyor. Çocuklar simit konusunda ısrarcı oluyorlar. Gardiyan kabul etmiyor. Onun üzerine çocuklardan biri hırsla bağırıyor, „sen şimdi bizi aç bırakıyorsun. Gün gelir de saflar değişirse ve sana bizi aç bırakmanı söyleyenler bu hücreye düşerlerse, onları da mı aç bırakacaksın?“

Gardiyanın pişkin yanıtı aslında bugünü de anlatıyor, „Emir demiri keser, onlara da simit almayıveririm.“

Züleyha Akın

Züleyha Akın

Tüm Yazıları