Annem 1

Ayşe Lebriz Berkem

Kısa bir zaman önce yitirdiğim annem  ve sevdiklerini yitirenler üzerine…

Annem…

Nüfus cüzdanında Durdal ama aslı Dürdal… anlamı inci dalı, zaten kendisi de bir inci dalı… isminin zarafetinde ve asaletinde bir anne. Bir Cumhuriyet kadını. Bir bilim insanı… Hikâyesi bence ibretlik. Bir 29 Ekim günü bu yazıyı yazmak bugün için daha anlamlı…

Annemin tek hayali Kimya hocası olmakmış; ta ortaokul yıllarında -kimya hocasına duyduğu hayranlıkla beraber- beyaz önlüğe karşı bir ilgi duyuyormuş; hem liseyi hem olgunluk sınavını pekiyi dereceyle tamamlayınca üniversitede kimya okumaya karar vermiş. 

Yıl 1945-46. İzmir’in dışına hiç çıkmamış 17 yaşında bir genç kız olarak, dedem annemi Basmane’den tek başına trene bindirmiş; İstanbul’a okumaya gitmesi için. İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi Kimya Lisansı bölümüne kaydını yaptırmış.

Lise ve üniversite yıllarındaki başarısının, aşk ile mi desem tutkuyla mı desem bilmiyorum ama çok çalışmasına bağlı olduğunu söylemeliyim.  Ki sanırım bu, onun bütün yaşamını da tanımlayacaktır; yegâne değişmeyen rutini: Sabah kahvaltı etmeden giyinip üniversitenin karşısında kütüphaneye çalışmaya gitmesi… Üstelik her gün! Kütüphane saat tam altıda açılıyormuş ve tek kız oymuş. Oraya girer girmez kitaplarını açıp dersinin başlama saatine kadar çalışır, ders saati gelince de kitaplarını orada bırakıp üniversitedeki dersine gidermiş, dersten sonra yine dönüp saat beşe kadar çalışmaya devam edermiş. Hayatının özeti gibi bence böyle şevkle çalışması. Annem anlatırken ‘’Bana öyle geliyor ki bugünün şartlarında bile üniversiteye yeni başlamış bir genç kızın günün erken saatlerinde kütüphaneye çalışmak için gitmesi mümkün değil gibi…’’ derdi.

Birinci yılın sonunda kütüphanesi olan Cağaloğlu Kız Talebe Yurdu’na geçince mutlu olmuş çünkü orada üç tane kütüphane varmış. Koşullar istediği gibi çalışması için çok uygunmuş. Birinci sınıfı başarıyla tamamladıktan sonra ikinci sınıfta kimya dersi almaya hak kazanmış. Kimya Fakültesi’nin en saygı değer ve kimya dalında büyük bir değer olan bilim adamı Prof Arnd’dan Anorganik Kimya dersi aldığından gururla bahsederdi. Ancak onun imtihanında başarılı olanlar beyaz laboratuvar önlüğünü giyerek ilk tatbikat laboratuvarına başlayabiliyormuş. Bu, tabii annemin hayali: Beyaz gömlek giymek. Anorganik Kimya dersi başlayıp da beyaz önlüğünü giyince ondan mutlusu yok.

Üçüncü sınıfta, “çok zorlu olduğu söylenen, ama hocaların içinde de en güzel ders anlatan” dediği Ali Rıza Berkem’den yani babamdan, Atomistik Çekirdek Kimyası dersi almaya başlamış. O zamanlar babam doçent. İşte, bu ders, annemle babamın hikâyelerinin başlangıç noktası. Talebelik hayatı boyunca en etkilendiği iki hocanın, Prof Arnd ve Prof. Ali Rıza Berkem yani babam olduğunu defalarca söylerdi. ‘’Öyle güzel ders anlatışı vardı ki… Akıcı, ‘dane dane’ söyler, tahtaya tebeşirle formülleri yazar ve adeta bize dersi dikte ettirirdi. Rahatlıkla not aldığımız için hiç sıkıntı yaşamazdık.’’ derdi. Babamın dersinden geçmek pek kolay değilmiş hem laboratuvar hem de yazılı sınavı başarılı şekilde geçebilen sözlüye girme hakkını kazanırmış. Annem, babamın karşısında sözlüde nasıl ter döktüğünü anlatırdı. Babam 269 sayfalık kitabın sayfalarını döndürüyor, sonuna kadar soruyormuş. En son konu da Subatomik Enerji. Konunun başında dört formül var fakat o anda annem ter içinde kalmış, kusacak gibi olmuş… “Hocam kendimi hiç iyi hissetmiyorum, müsaade ederseniz çıkabilir miyim?” demiş. Babam da “Aaa yazık, galiba bu suali bilmiyorsun!” deyince “Hayır hocam, biliyorum ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum, müsaade edin çıkayım…” demiş, sonra lavaboya koşmuş. Annem babamın her sorduğu soruya cevap verdikçe babam da sormaya devam etmiş anlaşılan. Arkadaşları sorunca da, “Çocuklar, bu hoca insana kolay ekmek yedirmez, kolay da not vermez! Bütün kitabı sordu!” demiş. Ama annem de koca kitabı tabiri caizse ‘yutmuş’. Sabah saat altıdan geceye kadar okul ve kütüphane arasında geçen hayatın karşılığı bu olsa gerek.

Düşünün ki babamdan aldığı Atomistik Kimya ve Çekirdek Kimyası derslerini ve diğer derslerin çoğunu üçüncü sınıfta aldığından mezun olması için sadece iki dersi kalmış; birisi babamın verdiği Elektrokimya dersi diğeri de Prof. Arnd’dan Umumi Kimya dersi, zaten bu iki dersin imtihanını verdiğinde Kimya Fakültesi’nden mezun olunuyormuş. Ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya-Fizik dalından 1950 yılı Haziran ayında mezun olmuş.

Burada hemen araya gireceğim, annem sanırım 88 yaşındaydı o sırada. Bir doktora gitmiştik. Aslında ben odada olmayabilirdim zira doktorun sorduğu sorulara cevap verirken benden destek almaması gerekiyordu ama kulağı ağır işittiği için yanında kaldım. Doktor oradan buradan soruyor; annem de bazen utangaç bazen kıkırdıyarak cevap veriyor ama ne iş yaptığını sorunca cengaver oluyor birden ve anlatmaya başlıyor. Şöyle birinciydim, şöyle bir öğrenciydim, matematikten birinciydim, şu kadar laboratuvar kurdum vs diye… Doktor yüzden yedi çıkararak geriye doğru gidin dedi. Annem üç kez gitti, durdu. Muayenenin sonunda “Alzheimer başlangıcı anneniz” dedi. Benim nutkum tutuldu. Annem duymasın diye artık boğazımın düğüm olmuş haline müteşekkir olacağım neredeyse. Ve dedi ki, “ anneniz matematik birincisi olduğunu söylüyor ama yüzden yediyi çıkartarak geriye gidemedi.” Utanmasam ben de gidemedim ne var, diyeceğim. Gereken cevabı verememenin üzüntüsüyle çıktım oradan. Sadece annemin duymadığına şükrettim. Ve tabii ki asıl doktoruna gittik. Gerekli incelemeleri yaptı ve olmadığına kanaat getirdi(ler).

Hayatınız bilimle yoğrulmuş geçiyor ve bir an bütün bunların hiçbir anlamı kalmıyormuş gibi oluveriyor. Hayatı nelerle mücadeleyle geçmiş bir kişinin yüzden yedi çıkarması, çıkaramaması değil mesele… Mesele yaşlılığın getirdiği bir takım sorunlar yüzünden genç doktora cevap hakkının ol(a)mamasında. 

Gelelim sonrasına… Hemen İzmir’e dönmüş. Ama o bir yılı zor geçirmiş. Sonunda dedeme, İstanbul’da kaldığı dört yıl boyunca İstanbul’un hiçbir yanını görmeden, hayatını sadece okul ve laboratuvar, yurt arasında geçirdiği için kendini sanki İstanbul’u yaşayamamış hissettiğini, dolayısıyla tekrar dönmek istediğini söylemiş. Annem hep söylerdi dedemin ne kadar çocuklarına düşkün ve anlayışlı bir baba olduğunu. Dedem ‘’olur’’ deyince o zaman, hatta kimya mühendislik derslerini de alabilirse kimya mühendislik diploması alabileceğini söylemiş. Dedem olumlu karşılayınca yine Cağaloğlu Kız Talebe Yurdu’nda kalabilmek için bir üniversiteye girmesi gerektiğinden Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisine kaydını yaptırmış. Daha önce kaldığı yurttaki çalışma odasında aynı yerde bu kez filoloji dalının derslerini çalışmaya başlamış. Yıl 1951-52. Bu arada kafasına koyduğu kimya mühendisliği diploması için gerekli bazı dersleri de alıyormuş. Hususi Organik, Metal Kimyası, Boya maddeleri gibi dersler…

Fakat bir gün tesadüf bu ya, Kadıköy vapurunda arkadaşına rastlamış “Dürdal’cığım, öyle yapacağına biyokimya yapsan, daha akıllıca olmaz mı?” deyince Temel Bilimler Fakültesi’nin biyokimya derslerini veren Prof. Stary ile görüşmüş. Ücretsiz asistan olarak büyük bir olgunlukla derslerine devam edebileceğini söylemiş ve ayrıca derslerine ait laboratuvarı annemin hazırlamasını istemiş. Üniversitede Fransız Filolojisi’ne giderken bir yandan da sadece tıp mensuplarına tercüme dersi veren bir hocanın derslerine de gidiyormuş haftanın iki günü. Yani İstanbul’u bu çalışma yoğunluğunda yeterince yaşadığını ben düşünemiyorum. Demek gençliği o kadar çalışmayla geçmiş ki ileri yaşlarında eksikliğini hissettiğinden olsa gerek çok isterdi yeni yerler görmeyi. Mutlu olurdu.

Tam o sırada Sağlık Bakanlığı’nın da sınav açtığını öğrenmiş ve sınava girmiş. Yüz üzerinden yüz almış. Sağlık Bakanlığı, hangi hastanede boş asistan kadrosu varsa oraya tayin ediyormuş. Fakat notunu görünce annemi doğrudan Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne almışlar. Sene 1952-53. Hastanenin çocuk servisinde iki kişilik bir odada kalmış; orada asistan olarak çalışırken uzmanlık sınavını başarıyla vermiş; bunun anlamı artık bir laboratuvarı tek başına idare edebilecekmiş.

Sene 1956… Kısa süre içinde tayini çıkmış. İzmir’de İtfaiye Binası’nın bitişiğindeki SSK Poliklinik Binası’nda uzman olarak biyokimya laboratuvarını kurmak üzere görevlendirilmiş.

Çalışması için gösterilen yer çalışmaya o kadar da elverişli değilmiş. Her zaman, nasıl zor şartlarda çalışarak laboratuvarın iptidai koşullarını iyileştirmeye çalıştığını anlatırdı. Sonra merkez binaya geçmiş, oradan da dâhiliye servislerinin olduğu binada daha iyi koşullarda laboratuvar şefi olarak çalışmaya devam etmiş. 

Fakat annemi bu çalışma da kesmemiş olacak ki, mesleğinde daha da ilerleyebilmek için sık sık Amerikan Kütüphanesine gidip orada tıbbi yayınları takip etmeye başlamış ve anlamış ki Amerika’ya gittiği taktirde mesleğinde daha gelişebilecek. Hemen Hocası Stary ile temas kurmuş. Hocası, “Ben referans mektubu veriyorum ama bir de kimya dalından bir hocadan referans mektubu al, böylelikle iki referansla seni Amerika’ya yollayalım” deyince dedem, gençliklerinden beri arkadaş olduğu ve aynı iş yerinde birlikte çalıştıkları halamın eşine, “kızım Amerika’ya gitmek istiyor; ikinci bir kimya hocasından referans mektubu gerekiyormuş, hem istiyorum gitmesini hem istemiyorum” diye bahsedince eniştem de, “bizim kayınbirader Ali Rıza Bey belki de sizin kerimenin hocası olmuştur, sömestr tatilinde gelecek, kendisine konuyu açalım, mektubu alalım.’’ demiş.

Bunu duyunca annem tabii Amerika hayalleri kurmaya başlıyor. Çok seviniyor. Dedemle birlikte halamların evine gidiyorlar. Bir-bir buçuk saat kadar ailece oturuyorlar. Annem, o günden sonra babamın ‘referans mektubu’ yazmasını heyecanla beklemeye başlıyor. Ama gelen bir mektup yok! Birkaç gün sonra laboratuvara geliyor; teknik elemanı, odasında bir misafirinin beklediğini söylüyor; ‘’kim?’’ olduğunu soruyor, ‘’tanımıyorum efendim’’ diyor. Genel müdürlükten bir yönetici kan aldırmak üzere geldi herhalde, diye düşünüyor annem. Giriyor odasına. Bakıyor koltuğunda biri, Cumhuriyet Gazetesi’ni açmış oturuyor. Dolabı açıyor, üstündeki ceketi çıkarıyor, önlüğünü giyiyor, ayakkabılarını çıkarıyor, sabolarını giyiyor, dolabı açıp kapatıyor, hâlâ ses yok, oturanın yüzü gazete ile  kapalı. “Evet efendim, siz ne istemiştiniz?” diyor ciddiyetle! Fakat gazeteyi indirince hocasıyla yani babamla karşılaşıyor; bir anda şaşırıyor, “Aaa! Hocam, hoş geldiniz” diyor. “Bizim çalışkan, başarılı öğrencilerimizin iş hayatında mevki sahibi olup başarılarını görmek bizi memnun ediyor, gelip görüyoruz, gurur duyuyoruz.” diyor. Çeşitli konularda uzunca konuştuktan sonra ‘’sizin işiniz vardır, ben meşgul etmeyeyim, müsaade isteyeyim’’ diyor. ‘’Siz bilirsiniz Hocam’’ deyip annem de kalkıyor. Merdivenin başına kadar eşlik ediyor. “Hocam referans mektubunu takdim ederseniz mutlu olurum.” diyor annem. ‘’Başarılar diliyorum’’ diyor babam da. Merdivenlerden daha hareketli, daha çevik adımlarla inişine tanık oluyor babamın.

Şimdi bir filmden sahne anlatır gibi anlattım ama tahmin edeceğiniz üzere o ‘referans mektubu’ yerine ‘evlilik teklifi’ geliyor. Annem Amerika hayalleri kurup, mektubun gelmesini beklerken ‘’Hocam, Hocam’’ diye saygı gösterdiği bir kişiyle bir denge kurulur mu, nasıl olur- diye düşünmeye başlıyor..

Sekiz dokuz gün cevap verememiş. Amerika’ya kariyerinde önemli atılımlar yapmak üzere gitmeyi düşünürken kıymetli bir hoca olarak bildiği, tanıdığı bir kişinin ‘kıymetlisi’ yani eşi olarak hayatının nasıl olacağını düşünüp durmuş. Gözünün önünden bazı anlar geçip gitmiş film gibi…  

Babam, annem onun öğrencisiyken eşinden ayrılmış. Kaç sene bir arada yaşamışlar bilmiyorum ama sekiz sene ayrı kalmışlar. Hatta bir süre üniversitedeki odasında kalmış babam. Acılı yıllarından çok seyrek bahsetmişti bizlere. Ama asıl annemin o yıllara dair hiçbir soru sormaması bana ilginç gelmişti. Neden sormadın, diye sorduğumuzda ‘’babanız bana bir şey anlatmadıkça ben kendisine hiçbir şey sormadım; sadece çok fazlaca üzüldüğü bir iki hadiseyi anlattı o kadar. Yıllar yıllar sonra bu kadarını anlatırken bile ne kadar acı çektiğini görünce acısını deşmek hiç istemedim.’’ Türkiye’ye döndüğünde babam 22 yaşındaymış sanırım! Semahat Hanımla 23 yaşında evlenmiş. Bugün için çok erken olması değil mesele, ileri derecede kıskançlığın hayatlarında onulmaz yaralar açmış olması.

Babam, annemle evlendiğinde elli yaşında olmasına rağmen oldukça dinç ve yakışıklı ve hep karizmatik biriymiş. Ayrıca gerek bilim insanı olarak gerek hocalığı, gerek üniversitedeki başarılı idareciliği ve gerekse kişiliği göz önüne alındığında annemin çok saygı duyduğu hatta hayran olduğu bir kişiymiş, kısacası herkes tarafından sevilen sayılan bir insan varmış karşısında. Dolayısıyla babamın teklifine olumlu cevap vermesinde bu unsurların daha ağır bastığını söylerdi annem.

Ve 1 Eylül 1958’de evlenirler…

Bundan sonra mesele benim için daha da ilginçleşiyor çünkü bu bir ‘anne’ hikayesinden bir ‘kadın’ hikayesine evriliyor…  Çünkü kadının fedakar ve verici olmasına alıştığımız için hayal ettiği kariyerinden vazgeçmiş bir bilim kadınının (özellikle bilim kadını diyorum) ‘karizmatik’ ve çok ‘başarılı’ bir bilim adamının (özellikle bilim adamı diyorum) gerisinde kalacağını tahmin ettiniz sanırım. Hayatını eşine ve çocuklarına adamış, dolayısıyla işinden ayrılmış ya da kıyısından köşesinden tutunmaya çalışarak mesleki duygularını tatmin etmeye çalışan ‘evcil’ bir kadına dönüşmüştür, değil mi?

HAYIR. Öyle olmuyor işte!   

Nerede kalmıştık? Yıl 1958. (Yılları özellikle yazıyorum ki bugünden geçmişe bakışımız daha netleşebilsin) Annem İzmir SSK Poliklinik Binası’nda laboratuvar şefi… Üç ay annem İzmir’de babam İstanbul’da… Mektuplaşıyorlar… Sonra annemin tayini çıkıyor, İstanbul’a geliyor. Notları yüksek diye ya İstanbul Hastanesi’nin laboratuvar şefliğine atanacak ya da Süreyya Paşa Sanatoryumu’na. Annem Süreyya Paşa Sanatoryumu’nu seçiyor. Süreyya Paşa Sanatoryumu’nun yerini herkes biliyor ama minik bir anımsatma yapsam iyi olacak. Köprü(ler) yok ve ulaşım bugünkü gibi değil. İşte her gün Bebek’teki minnacık benim deyimimle ‘bebekevimiz’den annem çok mutlu bir şekilde 7 yıl gidip geliyor oraya. Sabah saat yedi buçukta çıkıyorlar evden; babam annemi ya Karaköy’de bırakıyor, vapurla karşı tarafa geçiyor ya da Beşiktaş’ta bırakıyor, Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçiyor, Üsküdar’dan da Kadıköy’e, Kadıköy’den yetişirse otobüse biniyormuş.  Tam yedi sene böyle gidip gelmiş ama hiçbir şikayeti olmamış. Süreyyapaşa onun için mükemmel bir çalışma ortamı olmuş. Çok güzel dostluklar kurulmuş. Çok disiplinli çalışma hayatlarıyla birlikte her tatili birlikte geçirmeleri orayı ‘unutulmaz’ kılmış.

Ancak Süreyyapaşa Senatoryumu’na gidip gelmek bizler dünyaya geldikten sonra zor olmuş. Oradan ayrılıp çocukların okuluna yakın SSK Şişli Sosyal Sigortalar Hastanesi’nde göreve başlamış. Orası poliklinik hizmeti veren bir hastaneymiş. Annemin buradaki çalışmaları Ankara’ya da yansımış olacak ki çok kısa bir zaman sonra eğitimin de yapıldığı Nişantaşı Hastanesi’nde Biyokimya Laboratuvar Şefi olarak görevlendirilmiş. Annem, ideal olanın hem poliklinik hem klinik hizmeti olması derdi. Hastane okula çok yakın olduğundan sabah bizi okula götürüyor, akşamları da alıyordu. Ablamlar annemin masasında çalışıyor, ben de bitişikteki bakteriyoloji laboratuvarında çalışan doktor arkadaşının yanında resim yapıyordum. Bu tempoda giden bir hayat…

Bir yıl boyunca biyolog bir asistanını yetiştirmiş ayrıca en kıdemli asistanıyla birlikte SSK Okmeydanı Sosyal Sigortalar Hastanesi’nin laboratuvarının açılışı için çalışmış; sabah 13.00’e kadar Nişantaşı SSK’da, 13.00’den itibaren de Okmeydanı SSK’da…

1970 yılının Mart ayında SSK Okmeydanı Hastanesi’nin açılınca oraya geçiyor. Annem o kadar çok çalışıyor ki, eve gelişini dört gözle bekliyoruz hep… Annem ‘’Laboratuvara o kadar çok analiz geliyordu ki… Günde 150 kan, her bir kanın 4 ile 9 arasında değişen analizlerini elle (manuel) yapılması mümkün olmuyordu. Ben de tuttum Genel Müdürlüğe yazı yazdım çünkü ne kadro veriyorlardı ne de eleman. O sebeple laboratuvarda otomasyona gidilmesi gerektiğini ortaya koydum. Bu otomasyon ne Sağlık Bakanlığı’nın teşkilatlarında ne de üniversitelerde vardı.’’ İki biyokimyacı iki ay İsveç’e otomasyonu öğrenmek ve buraya getirmek için görevlendiriliyorlar. İsveç’e gittiğinde en büyük ablam 11, ortanca ablam 9, ben de 7 yaşındayız.

İsveç’teki çalışma ortamını, imkanlarını gördükten sonra otomasyonu getiriyor ama bu kez de analizlerin çok dikkatli ve doğru olarak yapılması için externel uygulamasının olması gerektiğini kabul ettirmeye çalışıyor. Tabii bu bir maliyet işi. Başhekimin ‘’Biz işçi hastanesiyiz, siz burayı üniversite mi sandınız’’ dediğini söylerdi annem üzülürerek. Ben de ‘’işçinin cebinde parası yok ki güvendiği bir laboratuvara gidip doğru düzgün rapor alsın. Bunun için benim derhal externel’a geçmem gerektiğinde ısrar ettim’’ diyordu. Sonunda altı ay olmadan o sistemi kurmuş. Kafasına koyduğunu yapan biri olduğunu düşünebilirsiniz ama bence araştırıp, okuyup, dünyayı takip edip doğru bildiğini yapmak için mücadele eden bir bilim insanı olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan da hastanede eğitim hakkını almak üzere Sağlık Bakanlığı’na müracaat etmiş. Bunu almak için gerekli olan formaliteleri uzun zamandır hazırlamış zaten. Bir gün Ankara’dan dokuz kişilik ‘böyle bir yetkiye sahip olup olamayacağına karar verecek’ bir heyet gelmiş. Sağlık Bakanlığı ve Üniversitelerde yapılamayan bazı araştırmaları yapması takdir görmüş. Genel Müdürlük beş asistan kadrosu ve istediği cihazların tedarik edileceğine dair bir raporu hazırlayıp ayrılmışlar. Kısa zaman sonra da eğitim hakkı ve beş asistan kadrosu verildiği bildirilmiş. Laboratuvarda sorumluluğu çoktu hemen hemen bütün analizleri bizzat annem kendisi yapıyordu. Bunları yaparken bir yandan da asistanları ve diğer teknisyenleri yetiştiriyordu. Bu sebeple gece dokuza kadar laboratuvarda kaldığı günler oluyordu. Bizler ödevlerimizi orada  yapıyorduk. Eve döndüğümüz zaman akşam yemeğini yememiz neredeyse saat 10’u buluyordu. Böyle ne kadar geçti yıllar hatırlamıyorum ama annem ‘’beş sene bu tempoda yaşadık’’ derdi. Daha sonra asistanları olunca, teknisyenler de yetişince o kadar geç saate kalmıyorduk.

Babam, annemin bu çalışma temposunu anlayışla karşılıyordu. Ancak babam yoğunluğundan olsa gerek annemin hastaneyi bırakıp üniversiteye girmesi için çok ısrar etmiş. “Gel, üniversitede Biyokimya kürsüsünü kur.” demiş. Bu bir ihtiyaçmış ama annem yine de “Bak Rızacığım, senin dekanlığın sırasında Dürdal üniversiteye torpille girdi denmesini istemem, haksızlık olur. Ama asıl önemli sebep, Sosyal Sigortalarda eğitim hakkı almaya, otomasyonu kurmaya çalışıyorum. Stockholm’e gittim, otomasyon konusunda kurs gördüm, çalıştım, oradan geldim, otomasyonu kurdum ve kurarken çok mücadele verdim. Bir yandan Sağlık Bakanlığı’na müracaat ettim, yaptığım çalışmalarla eğitim verme hakkını ve beş asistan kadrosunu aldım. Ben bu beş asistanın sorumluğunu da almış durumdayım, bırakamam.’’ deyince o da hak vermiş.  Bütün işi gücü çalışmak olan biri başladığı işi yarım bırakamaz ya hani, annem nasıl bıraksın? Beyaz önlüğünü giydiği andan itibaren insanlar için çalışmayı hayatının anlamı olarak görebilen biri için mesleği onun yaşam biçimidir artık. Annemde olduğu gibi…

Yazar: Ayşe Lebriz Berkem