FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

BARBİLİ TERLİK

BARBİLİ TERLİK

Ayağımdaki  süngerimsi yumuşak plastik bir malzemeden yapılmış  “tokyo” denilen çapraz bantlı terliklerime bakıyorum. İçe bastığım için topuk kısmının bir tarafı diğer tarafına göre incelmiş, çapraz bantları tabana tutturan uzantısı tabanda küçük yırtıklara sebep olduğu için iyice gevşemiş,  parmaklarım önden terliğin dışına taşıp komik bir görüntü oluşturuyor. Kasıtlı olarak ayağımı parmak uçlarım yere temas edecek kadar öne itiyorum. Anneannem, yeni terlik alınması konusunda ikna olmuş olsa da, “ne olur ne olmaz, ben işimi garantiye alayım” diye düşünüyorum. İstediğim terlikler alınana kadar bu acınası görüntüyü iyice gözüne sokup ona huzur vermemeye kararlıyım. Rüyalarıma giren “Barbili” pembe terliklere kavuşmak için bir süredir tokyolarımı var gücümle eskitmeye çalışıyorum.

Verdiğim mücadele sonunda amacına ulaşıyor. Daha yaz başında alınmış tokyolar artık giyilmeyecek halde. Mecburen yenisi alınacak. Anneannem bir yandan pazar arabasını çekiştirirken bir yandan da  tatlı manav şivesiyle söyleniyor :

 “Kız çoci misin? Oğlan çoci mi belli değil. Ta yazın başında almadık mı unları?”  

O bunları söylerken birkaç adım arkasında olduğum için beni görmediğini düşünüp sinsi sinsi gülüyorum. Aniden dönüp bana bakınca yüzümde asılı kalan hınzır gülümsemeyi görüyor. Anlayacağını anlıyor. Kaşını çatıp, kızacak gibi yapıyor ama beceremiyor. Annesi babası Almanya’da olan bu iri zeytin gözlü kız çocuğuna kimse kıyamıyor. Kocaman, güçlü, severken acıtan, kemikli, didinmekten hışır hışır olmuş elleriyle kafamı okşuyor. Akşamları iş güç bitince annemin Almanya’dan getirdiği, ellerine bolca sürdüğü mavi teneke kutudaki Nivea Krem de o elleri yumuşatmayı başaramıyor. Ama olsun, ben ellerinin hep çamaşır suyu ve krem kokmasını seviyorum.

O an anneannemin gözlerinden belli belirsiz bir hüzün geçiyor. Elleri öyle sert ve kuru ki, başımı okşarken  bir kaç tel saçım, elindeki çatlaklara takılıyor… 

“Deli gızım benim…”

Kıymasına kıyamıyor ama bir yandan da biraz da olsa bu “mal kıymeti bilmememin” cezasını çekeyim istiyor. Zerzevat tezgahlarının önünde uzun uzun oyalanmayı, ben sordukça ve sabırsızlandıkça kundura ve terlik satan tezgaha giden yolu uzatmayı ihmal etmiyor. Tezgahın arkasındaki pazarcıya bu yıl ki salçalık domates fiyatlarının ne kadar pahalı olduğundan dem vuruyor. Sözü uzattıkça uzatıyor. İki kilo Ayşekadın fasulyeyi tek tek seçerek alması da hep bu sebepten. Arada yan gözle bana bakıp, bu sefer o sinsi sinsi gülüyor.  

Karşı atak olarak salçalık aldığı domateslerden birini ağzı bağlı  poşetin kenarından alıp, “yıkanmadan yinmez unlar”  ikazlarına aldırmadan, gözünün içine baka baka yemeğe başlıyorum. Bu sırada fasulye alışverişi tamamlanmış, pazarcı belden bağlı kasa niyetine de kullandığı kirden kayışlaşmış  mavi önlüğünün ön kısmındaki kocaman ceplere bakmadan elini daldırıyor,  bir tomar para çıkarıyor. Bu karman çorman para tomarının içinden gözleriyle seçerek anneanneme para üstünü uzatırken, “Bereket versin Huriye Teyze.” diyerek  hayır duasını almayı ihmal etmiyor. 

Pazar yeri boğaz alışverişi yapmak bir yana adeta sosyalleşme, haber alma, hatır sorma, karşılaşma yeri aslında. Artık iyice sabırsızlandığımdan anneannemin uzun uzun ayaküstü sohbet etme ihtimali olan tanıdıklara rastlamaması için içimden dua ediyorum.

Hoş dua etsem ne yazar. Bu küçük kasabada herkes tanıdık herkes akraba zaten. Hiç rahat yok. Bisiklete binersin, arkasına koyunlarını katmış eli değnekli bir ihtiyar teyze durdurur;

“Gızım sen kimlerdensiy?” 

Çarşıdan geçerken yaşlı bir amca yolunu keser;

Sen Aysel’in misin gızım? Almanya da mı unlar hala?” 

Bostanların ordan geçecek olursun; yere çömelmiş halde bağ bahçe yapan teyze seslenir ; 

“Gızım bak hele beri. Biz sizle hısımız. Senin böyükbabanın, halasının kaynatasıyla, benim büyük amcamın kızı evlendiydi. Ordan hısımlığımız… Al bu gabağı, tazecik bak. Anneannene götürüver. Hamide Teyzem selam söyledi de.”

Okuldaki üstten dolup alttan boşalan havuz problemlerini zehir gibi çözsem de, zihnim bu karmaşık hısımlık ilişkileri şeması karşısında adeta şalterleri indiriyor.

Hah! Al işte korktuğum oluyor. Anneannemin, kayınpederi hasta olan ahretliği Şükriye Teyze’ye rastlıyoruz. O sırada “ Şükriye Teyze’nin kendisi zaten yüz yaşında, kayınpederi kaç yaşındadır ki?” diye yeni bir soru beliriyor kafamda. Ama onu da çözemiyorum. 

Ben bunları düşünürken anneannem ve ahretliği hala uzun uzun sohbet ediyorlar. İçimin sıkıştığını hissediyorum. Yolu da kapatıyorlar, kalabalık yanlarından akıp geçerken onlar umarsızca ve iştahla ayaküstü sohbete devam ediyorlar. Aynı anda hem konuşup hem de sağa sola laf yetiştiriyorlar. Bazen ayakta sohbet eden bu ikiliye yeni tanıdıklar ekleniyor, bir süre sonra ayrılıyorlar. En sonunda yaşasın! içim aydınlanıyor. O meşhur kapanış cümlesini duyuyorum.

“Allah çektirmesin Şükriyem, kayınpederine. Bakana da zor, yatana da. Allah bizi de elden ayaktan düşürmeden…Zor vesselam çok zor.” 

İnsanların bir zamanlar sevdiği, birilerinin babası, abisi, kardeşi, oğlu olan birinin artık ölmesi gerektiğini böyle uluorta tebliğ etmesi garip geliyor. Dünyadan göç etmekten, herkesin geri dönüşü olmadığını kabul ettiği bir yolculuğa çıkar gibi bahsedilmesi tuhafıma gidiyor. 

O sırada Şükriye Teyze “Ay! Bu gız, aynı anasının küçüklüğü, küçük Aysel” diyor. 

Eyvah! geliyor, yine yapacak.Tamam, bazılarının yaptığı gibi çocuk olduğum için beni görmezden gelmemesi güzel ama ya her seferinde yanağımı vantuzlayarak bıraktığı ıslak öpücük. Gözünün içine bakarak vantuzlu öpücüğünden kalan ıslaklığı kolumla siliyorum. Beni böyle ıslak ıslak öpmelerinden hiç hoşlanmıyorum. 

Anneannemle Şükriye Teyze bu hareketime acımasızca gülmeye başlıyorlar. 

“Ah şuna bak hele! İyi öpmeyiz bir taa. Orman kibarı seni.”

Bu lafı bazen duyuyorum. Ama ne anlama geliyor hiç bilmiyorum. Şimdi anneanneme kızgınım, en iyisi eve gidince sorarım ne anlama geldiğini diye düşünüyorum.  

Anneannemin peşi sıra beş karış suratla yürüyorum. Galiba yürüyüşümüz benziyor. O da kocaman adımlarını benim gibi içe içe basıyor. Terlikçinin tezgahı tam şu köşeyi dönünce…

Fakat çilem bitmiyor. Bu seferde yakında düğünü olan Mukadder Abla’yla karşılaşıyoruz.   

Mukadder ablayla, düğün, kına, gelin alması detayları üzerine uzun uzun muhabbet etmeye başlıyorlar. Ara dantelli nevresimleri nerede sardırmış, mutfak örtüleri kumlu keten mi fistolu poplin miymiş? Japon çizgi filmlerindeki gibi, gözyaşlarımı fışkırtarak ağlamama ramak kaldı. 

Uzun bir kadın anneannem. Diğer anneanneler gibi şişman köşesinde oturan bir kadın değil. Oturmayı günah, çalışmayı ibadet sayıyor. Dal gibi, kocaman adımlı. Otuz sekiz yaşında beş çocukla dul kalmış, kimseye eyvallah etmemiş. Onu öyle anlatıyorlar. 

Beline anca geliyorum bu uzun kadının. Onlar muhabbete devam ederken artık sızlanmaya başlıyorum. Bir yandan iki elimle onun elini silkeleyip yere yığılacakmış gibi hareketler yapıyorum. Dört farklı vurguyla mızırdanıyorum;

Anneanne!!! Anneanne?, Anneanne… Anneanne yaaa!!!! 

Mukadder Abla sağolsun. Genç insan ne de olsa, halden anlıyor. Çenemi okşuyor tombul elleriyle.

“Hadi Huriye Teyze, sıkıldı bu yavrum. Ben size davetiye bırakmak için uğrecem zaten.” diyor. 

Elini yüzümde gezdiriyor, gözüm sedefli pembe ojelerine takılıyor. Annem de bundan sürer bazen diye düşünürken, o an içimde bir sızı hissediyorum. Bu sızının ne olduğunu ve buna özlem dendiğini artık biliyorum. 

Köy sütü, manda peyniri ve yeşil biber kokan köylü pazarından, bir gözünü yüzüne kezzap atıldığı için hep saçıyla kapatan kadın şarkıcı Bergen’ in son kasedini bangır bangır çalan kasetçinin önünden geçiyoruz. Hoparlörden çıkan ses, insanların uğultusuna ,pazarcıların çığırmalarına karışıyor.

Kulaklarımda “Saçlarıma yıldız düşmüş koparma anne…” diyen Bergen’in yanık sesi yankılanıyor. 

Sonunda burnuma terlik tezgahının efil efil plastik kokusu geldiğinde bir oh! çekiyorum. “Barbili” terliklere kavuşacağım için içim içime sığmıyor. Deminden beri asık olan yüzüme kocaman bir gülümseme yayılıyor. Ama bu sevincim çok uzun sürmüyor.

“Bu kıza terlik bakıyoz Müsamettin. Yirmi dokuz numara.”

Aslında adamın adı Hüsamettin ama anneannem nedense ona Müsamettin diyor. 

“Barbili miymiş nemiş?”

Aslında Hüsamettin olan Müsamettin cevap veriyor;

“He! Çok satıyoz unlardan. Bakem ama sanki yirmi dokuzu kalmadı unun.” cümlesi kalbime bıçak gibi saplanıyor.

“Barbili” terlikler, ucuz terliklerin yığıldığı tezgahta değil, arkada üst üste dizili kutularda muhafaza ediliyor. Müsamettin çok önemli bir iş yapıyor gibi kutuları tek tek çekip, içinden bir terlik alıp altlarındaki numaralara bakıyor. Yaşayacak mı olduğunu öğrenmek için doktorun ağzına umutla bakan hasta gibi ona bakıyorum. Sanki ağzından çıkacak laf kaderimi belirleyecek. Her kutunun çekilip geri itilişinde omuzlarım biraz daha aşağı iniyor. Gülümsemem fersah fersah kayboluyor. Sonunda öldürücü darbeyi alıyorum.

“Çok gidiye bu numaralar Huriye Teyze. Bir numara büyüğü de küçüğü de galmamış. Haftaya gelir.”

Deminden beri tükettiğim son sabır kırıntım da uçunca, gözümden sessiz bir yaş yanağıma süzülüyor. Bu sessizlik dört saniye sürüyor. Sonra düpedüz sesli bir şekilde ağlamaya başlıyorum. İçimde ne ara biriktirdiğime kendimin de şaştığı hıçkırıklar ardı ardına dışarı akıyor.

Anneannemin beline sarılıp yüzümü karnına gömüyorum. İşin şakası olmadığını artık o da anlıyor. 

Ben, “Ben beklemek istemiyordum. Hemen istiyordum. Gece rüyamda bile görmüştüm o “Barbili” terlikleri” diye hıçkırırken, o kederli gözleriyle ne yapsak der gibi bir bana bir Müsamettin’e bakıyor.

O sırada Müsammetin’den bir süper kahraman edasıyla şu sözü duyuyorum.

“Gızım, ağlama bakem. O numarada “Sindili” var. Onu ister misin ? Onu da seviyolar güçük kızlaa…”

Anneannem umutla bana bakıyor. Ağlamam kesiliyor. İkisi de pür dikkat kesilmiş ağzımdan çıkacak lafı bekliyor. Yaşım henüz gözümdeyken, içimi çekip, küçük bir gülücük  atarak “tamam” diyorum. Kafamdaki “Barbili” terlik hayaliyle vedalaşıp, derhal yerine “Sindili” terlik hayalini yerleştiriyorum. Oluyor, yerine yakışıyor o hayal,hiç fena değil diye kendimi ikna ediyorum. 

Annemin Almanya’dan gelirken bana  hem Barbie hem Sindy bebek getirdiği o günü hatırlıyorum bir an. O zaman herkes bu bebeklere sahip olduğum için çok şanslı olduğumu, bunlardan kimsede olmadığını söylemişti. 

“Ama onlar annemin yerini tutmuyor, onun gibi kokmuyor.” diye yanıt verdiğimde kısa bir sessizlikten sonra, boyumdan büyük bir laf ettiğim için hayret ve maşallah nidaları arasında benim çok akıllı olduğuma kanaat getirmişlerdi o gün. 

“Hade bakem.Zehir gibi kafan var. Doktor ol da hastalanınca sana geliriz.” 

“Gız filmlerden mi öğreniyosun bu lafları?”

“Yok amcası. Çok akıllı kız o. Okuyacak adam olacak.”

Okursam cinsiyetimin adam olarak değişeceği düşüncesiyle gözlerim dolup, dudağım bükülüyor. Sonra bana bunun sözün gelişi olduğunu, okusam da hep kız olarak kalacağımı anlatıp sakinleştiriyorlar.” 

Bunnlar zihnimden geçerken Müsamettin yere bir karton parçası atıyor, üstünde denemem için pembe Sindili terliği bana uzatıyor.Sonuçta “Sindy” bebek de Barbie’ye benziyor. Biraz daha tombulu diye düşünüyorum. Beklemek istemiyorum hemen o anda “Sindili” yeni terliklerime kavuşmak istediğime karar veriyorum. Bazen bazı şeylerin tam istediğimiz gibi olmayacağını kendime hatırlatıyorum.

Ayağıma pembe terlikleri geçiriyorum. Yepyeni gıcır gıcır, üstünde kabartmali  Sindy bebek resmi bulunan terliklerime bakıyorum. Mutluyum sanırım. Hafif bir burukluk var ama mutluyum. Onları bir an önce Funda’ya göstermek istediğime göre mutlu olmalıyım.

Anneannem nedense eski terlikleri atmak yerine bir poşete koydurup pazar arabasına yerleştiriyor.  “Yokluk gördük Müsamettin” biz diyerek bu hareketini mazur gösteriyor. 

Bir yandan da  “Pek güzelmişti. Güle güle gey yavrum.” diyor.

Cüzdanından parayı çıkartıyor. Normalde çatır çatır pazarlık yapan biri olmasına rağmen bu sefer uslu uslu Müsamettin’ in söylediği miktarı kuruşu kuruşuna avucuna bırakıyor.

“Hadi bakem. Uç git şimdi nereye gidiyosan!”

Anneannemin elindeki poşetten misinalı oltamı alıyorum. Hem akrabam-hısım değil-, hem en iyi arkadaşım Funda bekliyor beni. Dere kenarındaki ahşap iskelede buluşup balık tutacağız. “Kız çocukları balık dutmaz. Azcık dantel filan örmeyi öğrenin.” diyorlar bize. Ama biz aldırmıyoruz. Balık tutmayı seviyoruz.

Funda iskelenin kenarında arkası dönük oturmuş beni bekliyor. Sessizce yaklaşıp gözünü iki elimle  kapatıyorum. Sesimi değiştirip soruyorum.

“Bil bakalım ben kimim?”

Ellerimi gözünden çekip, heyecanla ayaklarıma yöneliyor. Ayağımda Barbili terlikleri görmeyi beklediğinden, şaşırmış ve soran gözleriyle bana bakıyor.

Ben  bir çırpıda pazar yeri maceralarımızı ve terliklerin nasıl Sindili Terliğe dönüştüğünü anlatıyorum.

Onun Barbili terlikleri var neyseki. 

“Olsun ayak numaramız aynı. Arada değiş tokuş ederiz.” diyor yüce gönüllülükle. 

İskelede yan yana oturuyoruz. Ekmekleri elimizde minik minik yuvarlayarak misinadaki iğnelere takıyoruz.

Ayaklarımızı iskeleden sarkıtıyoruz. Gözüm sık sık yeni pembe terliklerimde. Ayaklarımda diğer terliklerden kalan güneş yanığı izleri duruyor hala. Bir yandan şarkı söylüyoruz bir yandan ayaklarımızı sallıyoruz. 

“Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde…

Güzel bir kız yaşarmış boğaz içinde…”

Hiç balık tutamıyoruz. Bir süre sonra şarkının balıkları kaçırdığını düşünüp susmaya karar veriyoruz. Ama ayaklarımızı sallamaya devam ediyoruz. Yavaş yavaş hızlanan salıncak gibi, ayaklarımızı sallama hızımız gitgide artıyor. Bir yandan gülüşüyoruz. O sırada ne olduysa oluyor, Funda’nın ayağı benim ayağıma çarpıyor. Seneye de giyerim diye bir numara büyük alınan terliğim ayağımdan fırlayıp havada taklalar atarak ağır çekimde derenin tam ortasına düşüyor. Fundanın ayağına tam olan terlikleri ise hala ayağında. Önce saşkınlık ve telaşla birbirimize bakıyoruz. Sonra ayaklanıp amaçsız bir şekilde sağa sola koşuşturuyoruz. Terlik bizimle dalga geçer gibi, derede ağır ağır süzülüp, gitgide uzaklaşıyor.

Funda o sırada heyecanla bağırıyor. “Şurada uzun fasulye sırıkları gördüm. Şu evin önünde. Onu alalım koş. Uzatıp alırız terliği.”

“Sen burada kal. Terliğe göz kulak ol.” diyorum hafif kızgın bir ses tonuyla.“Terliğim onun yüzünden fırladıyla, kızın ne suçu var.” arasında gidip geliyorum.

Bir koşu gidip sırığı alıyorum. Elimde fasulye sırığıyla iskeleye doğru yaklaşırken bir motor sesi duyuyorum. Bunun Zengin lakaplı Ahmet Amca’ya ait, kasabadaki tek sürat motoru olduğunu görüyorum. Hemen arkasından da motorun pervanesine takılıp bir süre döndükten sonra, ikiye bölünerek  parçaları farklı yöne savrulan sindili terliğimin tekini… Zengin Ahmet Amca, herşeyden habersiz arkasında köpükler ve parçalanmış terlik parçaları bırakıp , bize el sallayarak gelip geçiyor.   

Bir elimde uzun fasulye çalısı ve tek ayağımda Sindili terliğimle orada öylece duruyorum. Gözyaşlarım sel gibi akarken, terliğimin parçalara bölünüşüne mi , Barbie bebeklerimin  annem gibi kokmayışına mı ağladığımı artık ben de bilmiyorum.  

Derya Yaşa

Derya Yaşa

Tüm Yazıları