FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

BARIŞLI BİR AŞK HİKAYESİ

BARIŞLI BİR AŞK HİKAYESİ

Geçmişin cam kırıkları bugün bile nasıl da acıtıyor ruhumu. 

1 Eylül Dünya Barış Günü. Şimdi sadece eski sosyalist ülkelerde ve Türkiye’de kutlanıyor. Elbette iktidar değil, biz kutluyoruz. Zaten “barış” sözcüğü çoktandır yasaklanmadı mı ülkemizde?

Yazıyı kaleme aldığım saatlerde, Kadıköy’de barış gününü kutlayanlar coplanıyor ve gaz yiyorlardı. Aklımda her sene olduğu gibi yine Reha İsvan ve Ahmet İsvan. İkisini de kaybettik ne yazık ki. Acaba diyorum Rehanım, sevgili Ahmet’i ile buluşmuş mudur? 

Eğer varsa öyle bir evren, Rehanım onu kapıda, ellerini çırparak karşılamış, “Ahmetçim, nerede kaldın seni çok özledim” diyerek boynuna sarılmıştır.

Nereden mi biliyorum bunu? Çünkü, Barış Derneği kurucularından ve yöneticilerinden olduğu için senelerce demir parmaklıklar arkasında süründürülen, 38 ay tutuklu kalan Reha İsvan’la, Metris Askeri Ceza ve Tutukevi’nde yıllar boyu gökyüzünü aynı parmaklıklar arkasından seyrettik. 

Reha İsvan bir gün bile biat etmedi, boyun eğmedi. Onları tutuklayan savcıya ve mahkeme heyetine her hafta hiç yılmadan yazdığı dilekçeleriyle ünlüydü. Çok mektup yazardı. Eşi Ahmet İsvan da tutukluydu. DİSK yöneticileriyle birlikte yargılanıyor ama başka bir tutukevinde yatıyordu. Rehanım’la Ahmet Bey mahkemeden mahkemeye görüşebiliyorlar, ama birbirlerine her hafta en az iki mektup yazıyorlardı. Birbirlerini bu kadar çok seven bir çifte az rastladım.

Birgün Barış Derneği ve DİSK yöneticilerinin de Metris’e getirildiğini duyduk. Arkadaşlarımız geliyordu, heyecanlanmıştık. Ama en çok da Rehanım, “Ahmetcim geliyor, Ahmetcim geliyor…” diye uçuyordu adeta. 

Bizim koğuşun üst ranzasından, erkek koğuşlarına giden koridor, eğer burnunuzu parmaklıkların arasına sokarsanız, görülebiliyordu. 

Rehanım, o gün sabah erkenden kalktı. Heyecandan yerinde duramıyordu. İlaç çantasından, mahkemeye giderken sürdüğü pembe rujunu çıkardı, dudaklarına ve yanaklarına da sürdü. Saçlarını bir güzel taradı. Beyaz üzerine minik çiçekli elbisesini giydi. Üst ranzaya çıktı ve “Ahmetciğim”i beklemeye başladı. Ahmet Beyin onu moralli, güzel görmesini istiyordu. 

Ancak Metris’e yeni gelenlere uygulanan “hoşgeldin dayağı” ne yazık ki Barış Derneği ve DİSK yöneticilerine de uygulanmaya ve tüm hapishane, koridorlar, tüm havalandırmalar “insanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganıyla inlemeye başladı. Her biri meslek sahibi, yaşlı başlı bu insanlar, “hoşgeldin dayağı”ndan geçiriliyor, koridorda sürüklenerek koğuşlarına götürülüyorlardı. Bağırmaktan ve üzüntüden sesimiz kısılmıştı. Bizim koridoru gördüğümüzü farkeden askerler kısa bir süre sonra koridorun camlarını gazete kağıtlarıyla kapattılar. Biz hiç vazgeçmeden slogan atıyor ve dayak atılan sevdiklerimize, sesimizle destek olmaya çalışıyorduk. 

Akşama kadar devam etti bu durum. Rehanım parmaklıkların önünden hiç ayrılmıyor, arada bir de “Ahmet, Ahmet” diye çırpınıyordu. Birden ortadaki pencerelerden birindeki gazete kağıtları yırtıldı ve Rehanım’ın “Ahmet’i gördüm, Ahmet’i gördüm!” diyen canhıraş çığlığını duyduk. 

Bir hafta sonra eş görüşmesi sırasında Ahmet Bey anlatmış Rehanım’a. “Senin sesin geldi kulağıma, sanki camın arkasındaydın, herşeyi göze aldım yırttım gazeteleri. Ama seni göremedim.” demiş. 

Bu olay beni çok etkilemişti. O günlerde şu anda benim olduğum yaşlarda olan Rehanım, kocasının onu göremeyeceğini bildiği halde, sadece sevdiceği için süslenmiş, Ahmet Beyin onu perişan görmesini istememişti. Şimdi yazarken yine yaşadım o günü ve gözyaşlarımı tutamıyorum. Onlar birbirlerini çok seviyorlardı. Ve şimdi onlara ve bize ve bizim kuşağımıza bu acıları çektiren, uzantıları bugüne de taşınan zihniyete –bir işe yaramayacağını bilsem de- lanet ediyorum.

Rehanım‘ın kaybından sonra bir kaç kez konuşmuştum Ahmet Bey ile. Hüzünlü konuşmalardı. Yazıştık da. Ona elimdeki eski fotoğrafları yolladım, o da bana, Rehanım‘ın son zamanlarda çekilmiş fotoğraflarını. Bir bir buçuk yıldır hiç yazışmıyorduk. Sonra onun da ölüm haberi geldi. Tam da 1 Mayıs’ta. Ben inançlı bir insan değilim. Ama şu anda onların orada, yukarılarda biryerlerde birbirine sarılmış olmalarını o kadar istiyorum ki… Rahat uyuyun Ahmet Bey, sevgili Rehanım. Benim sevdiceğime, Ertancığıma da sevgi ve selamlarımı götürün. 

Yalova’da birlikte yattığınız o yerde yıldızlar yorganınız olsun. Sizi hiç unutmayacağım.

Not 1: Ben Reha İsvan’a “Rehanım” diye hitap ederdim, burada da bunu bozmadım.

Not 2: Ahmet İsvan, Rehanım‘ın sevgili “Ahmetçiği”, benim kuşağımın sevgili “Başkan”ı. 1973 ile 1977 yılları arasında İstanbul Belediye Başkanı olarak gönlümüzde yer etmiş, dünya güzeli bir insandı.

Kanlı 1 Mayıs’ta (1977) belediye başkanı olan Ahmet İsvan, olaylarda parmağı olduğu gerekçesiyle tutuklanarak 27 ay hapis yattıktan sonra beraat etmişti.

Ahmet İsvan, çok sevilen bir başkandı. Belediye başkanlığı seçimleri sırasında onu aktif bir biçimde desteklemiştik. Ben o yıllarda DİSK’te basın dairesinde çalışıyordum. Ahmet Bey, belediye başkanlığı sırasında İstanbul’u ihya etmiş, “yemeyen ve yedirmeyen” tek başkan olarak da tarihe yazılmıştı. Ekmek tekellerinin saldırısına karşı halkı korumak amacıyla kurduğu Halk Ekmek Fabrikası hala, İstanbul’un her köşesindeki minik kulübelerde ucuz ekmek satmaya devam ediyor.

Rehanım da Ahmet Bey de gerçek birer demokrattılar. Cumhuriyet kuşağının temiz kalmış son temsilcileriydi benim için. Rehanım, Cumhuriyet’in ilan edildiği gün 29 Ekim’de (1925) doğduğu için Mustafa Kemal’in silah arkadaşı olan babası ona Cumhuriyet Reha adını vermiş. Ahmet Bey ile 1950 yılında evlenmişler. Ve Yalova’nın Taşköprü beldesinde kurdukları çiftlikte tarım ile ilgili çok önemli projelere imza atmışlar.