FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

BİR SARI HİKAYE… SARARMIŞ ANILAR

BİR SARI HİKAYE… SARARMIŞ ANILAR

Sarı; güneşin ışığın aydınlık rengi. Çoşku ve mutluluk ile anlamlandırılır. 

Çoşkulu mutluluk da diyebiliriz.

Sarı; sonbaharın, sararan sonbahar yapraklarının rengi. Eylül ekinoksundan sonra kısalan günler, bulutlanan gökyüzü ya da artık terletmeyen ve gittikçe daha az ısıtan güneş. Gittikçe soğuğa dönecek serin geceler, kavurucu sıcaklardan kurtulup canlanan gürleşen güz çiçekleri. Ege Akdeniz kıyılarında “sarı yaz” güzelliği… Her yıl, yazın bitişini anlatan doğanın simge rengidir sarı. Bana hep hüznü çağrıştırır ve akıp giden zamanı… Ekimin ilk günü yeni yaşımın da ilk günüdür.

Bu yıl Eylül’ün son günlerinde ilk kez Simi-Sömbeki adasına gittim. Simi, özgün sarı evleriyle, dağlık yapısı ve koylarıyla, bence sarı yaza pek yakışan adalardan. Gitme amacımız için çok verimli, turistik açıdan pek keyifli bir gezi olmasına karşın, o sarı evler hüzünlü anılar canlandırdı, ve ciciannemin evini hatırladım. 

Yokuşu çıkarken solda eski bir Rum eviydi. Dört rakamlı, az yokuşlu İzmir sokağında bahçeli büyükçe açık sarı bir ev. Kısa demir kapısı dar ve taş kaplı bahçeye açılan, dört-beş basamakla içine girdiğiniz, yüksek tavanlı, tavanları oymalı kakmalı, ahşap panjurlu bir ev. Ön cephesi İzmir körfezine bakıp da, denizi görmeyen ancak püfür püfür imbatı alan, kalın duvarlar nedeniyle pencere içine sığdığım, çocukluğumun masal evi. 

Kocaman paslı menteşelerin tuttuğu, gıcırıyla açılıp kapanan, boyası yer yer eskimiş borda panjurlarının arasından evin içine mutlaka ışık süzülürdü. Odaya giren huzmeler tuvalet masasının dolap kristallerine, kristal aynasına, oradan da tavana yansıyarak dans ederdi. Bu dans beni sanki hipnotize ederdi. Mecburi öğle uykularında hiç mi hiç kıpırdamadan izlerdim. Kıpırdarsam uyumadığım anlaşılır, yanımda yatan annem küçük bir çimdik ya da dirsekle hışşt, derdi. 

Evin bir de alçak tavanlı alt katı vardı. Merdivenin bir yanı kiler ve depo, diğer yanı iki göz oda.   Cicianneme ev işlerinde yardımcı olan abla, ben ilkokuldayken evlendirildi ve orada oturdu. 

Onun elde yıkadığı, bahçeye astığı çamaşırların rengi bembeyaz, kokusu hep pek hoştu. 

Hoştu da, çamaşırlar asılıyken bahçede koşup oynamamız yasaktı, ben de komşu bahçedeki ağaçlara sığınırdım. Ağaçlara hep çıktım. Ağaçlara çıkan kızlarla iyi arkadaş oldum. Ağaçlarda hayal kurmayı hep sevdim.

Ciciannemle bir akrabalık bağımız yoktu, anneannemin en yakın arkadaşı, yani kan kardeşiydi. 

O evde ve Urla’daki yazlığında çocukluğumun kaç yazı geçti. İki kere evlenmiş, hiç çocuğu olmamış, dönemine göre varlıklı bir kadındı. Ahbap ve akrabalarından bir ya da iki çocuğu nüfusuna geçirdiği söylenirdi. Bizlere, yani anneannemin üç çocuğuna, gelin ve damatlarına ve torunlarına evlerini hep açmış yine de biz çocuklara yaranamamıştı. Çünkü reçelleri saklıyor, bir bir çıkarıyordu.  Yazlıkta bir düzineden az olmadık, haftasonları erkeklerin katılımıyla 15-20 boğaz. Balık denizden, sebze meyve yazlığın bostanından ağaçlarından, yumurta-tavuk kümesten, etler kuzu ve oğlaktan hep boldu.  Biz çocukların çok sevdiği reçel ise idareli ve onun kilitli yatak odasında! Bu yüzden ona cimri dediğimiz bile olmuştur. Bir de her aileden bir yetişkin ile bir çocuk favorisiydi, onlara hep, hem de gözümüzün önünde iltimas geçer, benim gibi favorisi olmayanları çatlatırdı. Yine de iyi bir insan olduğunu çocuk aklımızla bilir, çok güleç yüzlü hatırlamasam da onu sevdiğimi hissederdim. Eşi ise hep neşeliydi rakıyı, oyun havalarını, acı biberi pek severdi “çeşme başında üç kız yan yana” şarkısını da…

Üniversite ve sonrasında İzmir’den uzak kaldım. Zaten, hem anne hem baba tarafım İzmirli olduğu halde, bugüne kadar İzmir’de hiç oturmamış bir İzmirliyim. İzmir’in sadece  yazını bilirim. Urla, Balçova, Göztepe, Karaburun ve dört “S”si: sayfiye, siesta, sokak, sinema… açık hava sinemaları ve akşamüstü ile akşam yemeği sonrası ortak sofralar ve sohbetler… tadına doyum olmayan sokak yaşamı.

O güzelim evi ciciannemin ölümünden sonra yaşatmak mümkün olmadı. Müteahhite verdiler, yerinde bir apartman yükseldi. İmbatı alan sokaklar kalmadı, denize açılan yollar bitişik apartmanlarla yok oldu. İzmir çok göç aldı, halen de alıyor. Beton bir şehir oldu. Bu nedenle İzmir’de oturan bir İzmirli olmak hayalim yok oldu. 

Zaten geçmişe, ait hangi mahalleyi koruduk, değer verdik, yaşattık ki. 

Bundandır kıskançlığım! yaşatılan tarihi binalarla dolu şehirlere, olduğu gibi korunmuş köylere, yerleşim yerlerinde yer alan öyle tek tük değil, bütün bir sokağın iki yanını kaplayan asırlık ağaçlara…  

Bundandır kızgınlığım! geçmişi koruyamadığımız gibi, olağanüstü doğamızı da öldüren, çirkinleştiren yeni uygulamalara…

Ve, elde var hüzün! Sarı evleri olan küçük bir adanın hatırlattığı sararmış anılar ve kaybolmuş değerler!

Birnur Akan

Birnur Akan

Tüm Yazıları