Bülent ve Rahşan Ecevit ile 15 Dakika

Rukiye Taşkın

“Dünya-Türkiye-Milliyetçilik…”

İlkokulu bitirdiğimde üzerinde adımın baş harfinin yazılı olduğu oval, altın bir kolye eşliğinde babamdan aldığım en tuhaf hediye olarak gelmişti bu kitap bana. Tuhaftı, çünkü bana göre altın kolyeden daha ağır bir armağandı. “Al bu kitabı oku bakalım!” dedi babam. “Bir şeyler anlarsan ortaokula yazdırırım seni, yok anlamazsan git pazarda su sat!” Kolyenin küçücük kutusunu açtığımda, avucumda pırıl pırıl parlayan “R” harfine iç burkulmasıyla bakmış, sevincim kursağımda kalmıştı. O celalli konuşmanın arkasında kavrayamadığım bir şeyler vardı. Neydi bu şimdi? Sövüyor muydu, yoksa bana gerçekten ödül mü veriyordu bu adam?

Neye uğradığımı bilememiştim elbet, kitabı daha o akşam okumaya başlamış iki günde yalamış yutmuştum. “Okudum baba okudum, anladım” dediğimde (yalanın âlâsı!) hiç unutmuyorum, getirdiği gündeki fevriliğini affettirmek istercesine beni ve erkek kardeşimi 4. Levent’e bir mağazaya
götürmüştü. O gün ikimize de en güzellerinden hakiki deri iki adet okul çantası aldı babam.

Sonraları “Dış Politika” isimli kitabını okuyabildim Ecevit’in. Onu, Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nda gördüğüm, yanına gidip sohbet ettiğim ılık kış sabahını dün gibi hatırlıyorum. Rahşan hanım yanındaydı. Ben kucağımda dört aylık bebeğim, bekleme salonunda ayakta vakit geçiriyordum. Onlar ise uzunca bir koltuğun tam ortası diyebileceğim bir konumda oturuyorlardı, yanlarında kimse yoktu. Sağlı sollu uzayan koltuklar, salonun gürültüsünden azade, sessiz bomboştu. Koltukların boş oluşu ve yanlarında kimselerin bulunmayışı ilk başta çekinme sebebim olsa da beni kararımdan vazgeçiremedi. Emin adımlarla yaklaştım, ikisini de selamladım. Oğlumu çevik bir hamleyle gövdemin soluna yaslayıp, hemen sağ elimi uzattım. Tokalaştım ve kendimi tanıttım. Vakitleri kısıtlıdır düşüncesiyle: “İlkokulu bitirdiğimde, babam sizin bir kitabınızı vermişti bana okumam için” derken, içten içe söylemek istediğim tek şey: onun dürüstlüğünü ne kadar takdir ettiğiydi. Babam onu ömrü boyunca desteklemiş, fakat bir kez bile olsun bu kadar yakın mesafeden görememişti. Ben onun ulağı olmalı ve Karaoğlan’a duyduğu sevgiyi o an bir cümle ile de olsa aktarabilmeliydim. İşte: tam karşımda duruyordu Karaoğlan. Babaannem de bir başka severdi ya onu, hafız babaannem…

Tokalaştıktan ve kitaptan bahsettikten sonra yanlarından uzaklaşırım diye düşünürken beklemediğim bir davet geldi: “Buyurun oturun lütfen, ayakta kalmayın.” dediğinde, bu mütevazi davranışları karşısında heyecanlandım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Rahşan hanım da “Buyurun.” deyince, oğlumu bir koşu beş on adım ötede izleyen eşime teslim ettim. Geri döndüğümde bana ortalarında yer açmışlardı. Ortalarında! Bu davranışları beni ziyadesiyle şaşırttı. O an kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. “Velinizin ismi?” ve “Yolculuk nereye?” diye sual ettiler. “Norveç” olduğunu söyledim, içime doğmuşçasına, üzerine basa basa: “İsveç’e bir saatlik mesafedeyiz.” diye ekledim (ama İsveç’e yolcu olduklarını bilmiyordum!) Bu cümlemden sonra Rahşan hanımla göz göze gelmişlerdi. Gülümsediler. Hemen akabinde ilkokulu bitirmenin ödülü olarak aldığım kitabı okuduğumu kanıtlamak istercesine: “Türkiye’ye sosyal demokrat bir sistem getirmek istediğinizi biliyorum, İsveç gibi yani” deyiverdim! Yine birbirlerine baktılar ama bu sefer farklı gülümsediler. “Biz de İsveç’e yolcuyuz bugün… Memur, işçi, köylü, halkın tümü eşit haklara sahip olmalı, çalışmalarımız bu yönde.” dedi Karaoğlan. Oturdum konuştuk. Belki 15-20 dakika sohbet ettik ama artık nasıl heyecan yaptıysam, aklımda kalanlar yalnızca bu cümleler oldu…

Yanlarından ayrılırken bana: “Babanıza selamlarımı ve sevgilerimi iletin.” demişti. Böylesine bir ortamda “sizlere ömür” demek bir türlü içimden gelmese de, babamın ben Türkiye’den ayrıldıktan 6 ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu, bebeğimi imleyerek ilk torununu bile göremediğini söyledim. Baş sağlığı dilediler, içtendi. Oğlumu eşime teslim etmeden evvel ikisi de ayaklarına dokunmuşlardı, içtendi. Hissettim o duygu geçişini evet, samimiyetle diledi, samimiyetle dokundular… Ben de: “Başarılı çalışmalar ve sizlere uzun ömürler” temennisinde bulunarak ayrıldım yanlarından.

Konuşmamız esnasında tam karşımızda elinde kocaman bir fotoğraf makinasıyla bir muhabir vardı, pürdikkat izlemişti bizi. Yakınlaşmıyor, sabırla konuşmamızın bitmesini bekliyordu. Sohbet boyunca
ileri bir adım dahi atmamış, yerinden hiç kıpırdamamıştı o muhabir ve bu davranışı çok ilgimi çekmişti. Ben uzaklaşırken o yaklaşıyordu yanlarına, kibarca geri çevirdiklerini gördüm o gazeteciyi.

Kopenhag’a kadar aynı uçakta uçtuk, oturdukları bölüm ekonomi sınıfıydı. Biz ne yediysek onu yedi, biz ne içtiysek onu içtiler. Birlikte bir fotoğraf almayı o kadar arzu etmeme rağmen, hangi akla hizmet ettiğimizi bilmiyorum, makinayı akşamdan bavula koymuşuz. Fotoğraf edinemiyorum diye ziyadesiyle üzülmüştüm ama uçağın içinde görüntü almak isteyenleri de sonradan ortaya çıkan bir görevli naifçe geri çevirdi hep. Yolcuların da bu duruma saygı gösterdiklerini hatırlıyorum, şimdiki zaman insanlarından daha farklı, daha anlayışlı idi 90’lı yılların insanları…

O günü hiç unutmadım.

Rukiye Taşkın

akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giymek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde
bir yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak senin
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak
oturmaya konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak
dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek
düşünmeyebilmek yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyuyabilmek vardı vaktinde rahat…

Şiir: Mustafa Bülent Ecevit (28 Mayıs, 1925 – 5 Kasım 2006)

Yazar: Rukiye Taşkın