FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

CESUR BİR KADIN BAKIŞI: CELINE SCIAMMA

CESUR BİR KADIN BAKIŞI: CELINE SCIAMMA

Son yıllarda çektiği filmlerle festivallere konuk olan ve ödüllerle dönen Céline Sciamma ile tanışmam Tomboy (2011) filmiyle olmuştu. Türkçe adı Erkek Fatma olan filmin, bizim kültürümüzde ne anlama geldiğini çoğunuz anlamışınızdır. 2019 yılında Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ni izleyip sinemadan çıkarken iyi bir film izlemiş olmanın hazzıyla doluydum. Pandemi öncesi sinemada izlediğim son filmlerden biriydi. İyi ki sinemada izlemişim çünkü görselliğin doruklarda olduğunu düşündüğüm bir filmdi Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi. Daha sonra evlere kapandığımız dönemde diğer filmlerini izledim yönetmenin. Nilüferler (2007), Kızlar Çetesi (2014) ve son filmi Küçük Anne (2021) ise yine gönlümü fethetti.

2018 yılında Cannes Film Festivali’nde cinsiyet eşitsizliğine karşı Agnes Varda, Ava DuVernay, Cate Blanchett, Léa Seydoux, Salma Hayek gibi 82 kadınla birlikte bir protesto organize ederler. Kırmızı halı üzerinde birlikte yürüyüp sessizce durarak sinema endüstrisindeki eril egemenliğe dikkat çekerler. Céline Sciamma filmlerinde de toplumsal cinsiyet politikalarını duyarlılıkla, çok doğal ve cesurca eleştiriyor.

İlk üç filmi (Nilüferler, Erkek Fatma ve Kızlar Çetesi) gençlerin yaşamlarına ve arzularına odaklanır. Özellikle kızların cinsel kimliklerinin farkındalığı üzerine kurmuştur senaryolarını. Karakterleri ergenlik sorunları ile boğuşurken aynı zamanda cinsel yönelimlerinin de farkına varmaya çalışırlar. Çoğunlukla profesyonel olmayan oyuncularla çalışır ama Adele Haenel gibi pek çok filminde oynattığı profesyonel oyuncuları da vardır.

Nilüferler yaz tatilinde havuzda geçen bir hikâye anlatır. Cinsel uyanışlarının başında olan üç ergen kızın birbirlerine duydukları sevgiyi, cinsel dürtülerini ve arkadaşlık ilişkilerini izliyoruz. Bu yaz tatilinde duygusallıklarını ve mahremiyetlerini keşfetme onlara yeni dünyaların kapısını açar.

Erkek Fatma iki kızı olan bir ailenin yeni bir mahalleye taşınması ile başlar. Anne yine hamiledir ve dinlenmesi gerekmektedir. Büyük kız Laure mahallede ilk karşılaştığı kıza adının Mickael olduğunu söyleyerek asıl arzusunu belli eder. O doğduğu bedenden memnun değildir. 10 yaşındaki bu çocuğun yaşadığı sıkıntıları çok duyarlı bir biçimde anlatıyor yönetmen. Bize de Laure’nin hissettiklerini derinden hissettiriyor. Anne ve babayı çok az görüyoruz gördüğümüz sahnelerde de şefkatli olduklarını gözlemliyoruz. Ama Laure’nin kendini erkek olarak tanıtması tepki almasına neden oluyor. İki kardeşin ilişkisi ise hem Laure’ye hem de bize iyi geliyor. Zoé Héran Laure’yi o kadar başarılı biçimde Mickael yapıyor ki hayran olmamak mümkün değil. Erkek çocukları gözleyerek onlar gibi futbol oynayan karakterimiz herkesi erkek olduğuna kolayca inandırıyor. Ama Laure’nin foyası bir kavga sonrası ortaya çıkıyor. Annesinden ummadığı bir tokat yiyerek gerçekle yüzleşiyor. Ama asıl acımasızlık erkek çocuklardan geliyor. İçimizde bir sızı bırakarak bitiyor film.

Kızlar Çetesi’nde ırk, cinsiyet ve sınıf kavramlarına bakıyor Céline Sciamma. Gençliğin, arkadaşlığın, ergenliğin verdiği cesaretle yapılan suç sayılabilecek şeylerin sorgulanmasını izleriz filmde. Bu filmi 40. Cesar Ödülleri’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü alırken, oyuncusu Karidja Touré ise Umut Veren Kadın Oyuncu Ödülü’nü alır.

 

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde ilk defa dönem filmi deneyen yönetmenimiz tam anlamıyla bir kadın filmi yapmış. 18. Yüzyıl sonlarında bir kadın ressamın atölyesinde başlar film, ressamın öğrencilerine modellik yaptığını görürüz. Söz onun eserlerine gelir, bir tablosunun adını sorar öğrencilerinden biri, tablonun adı filmin adıdır. Oradan yıllar önceye gideriz. Ressamımız Marienne deniz yoluyla ıssız bir adaya gelmektedir ve bir genç kadının ondan habersiz portresini yapacaktır. Çünkü gelin adayı Héloise bir evliliğe zorlanmakta ve damat adayına gönderilecek portre için poz vermek istememektedir. Kontes tarafından tutulan Marienne yürüyüşlerde Héloise’e eşlik edecek ve izleyerek geceleri portresini yapacaktır. Héloise ve Marienne’nin bu yürüyüşler sırasında birbirlerinin bakışlarının nesnesi olduklarını izleriz. Kontes anneyi çok az görürüz filmde o 3-4 günlüğüne evden ayrıldığında ise malikane üç genç kadına kalır. Hizmetçi kız (Sophie), Héloise ve Marienne. Sophie ile eşit ilişki kurar genç kadınlar. Film boyunca erkekleri yok sayar, yaşadıkları dünyada her ne kadar kuralları erkekler koysalar da onlara yer vermez yönetmen. Sophie’nin istemediği hamileliğinden kurtulmasına yardım ederler Héloise ve Marienne. Filmdeki kürtaj sahnesi çok çarpıcı ama irrite edici değil ve bu sahnede Sophie’nin yanında bir bebeğin yatıyor olması ise ironik.

Bakışın önemli olduğu bir filmde mitolojiden bir bakışla sevgilisini kaybeden Orpheus’tan bahsedilmesini ise büyüleyici buldum. Orpheus ve Eurydice’in hikayesini ilk kez Héloise okur filmde. Marianne de adadan ayrılırken son bir bakışla sevgilisine bakacak, anısı sürekli yakıp kavuracak ama aşk bu bakışla bitecektir. Yakıcı bir aşk öyküsü var filmde, iki kadının arasında yaşananlar çok zarif veriliyor. Tam da Brokeback Mountain’da (Ang Lee, 2005) olduğu gibi. Önemli olan cinsiyetler değil aşktır.

Filmin bütününde müzik kullanmayı seçmemiş yönetmen. Sadece iki sahnede kullanmış çok da etkili olmuş. Final sahnesinde Vivaldi’nin Dört Mevsim Konçertosu’nun Kış Bölümü’nü dinliyoruz ve uzun süre kulaklarımızdan gitmiyor. Son jenerik, filmin ortalarında bir sekansta a cappella söylenen Latince şarkıyla akıyor. Üç genç kadının ve köylü kadınların ateşin etrafında toplandıkları, Héloise ve Marienne bu sahne ile alev alıp tutuştukları sekans bu, tablo da bu sahneden köpürüp çıkmış sanki. Kadınların hep beraber söyledikleri parça, “No Possunt Fugere”, “Uçamazlar” anlamına geliyormuş. Yönetmen bu sahne için o dönemden uygun bir melodi bulamadığı için kendi yazmış bu ifadeyi ve “Uçamazlar” ifadesi için Nietzsche’nin “Ne kadar yükseğe çıkarsak, uçamayanları o kadar küçük görürüz” ifadesinden esinlendiğini söylüyor.

Filmde Marianne tarafından yapılan çizimler, tablolar Fransız ressam Hélène Delmaire tarafından yapılmış. Film sırasında ressam günde 16 saat resim yapmış. Yine yakın çekimlerde resimleri çizen el de Delmaire’ın eliymiş.

Filmin bu kadar başarılı olmasında oyunculukların rolü çok fazla. Céline Sciamma Héloise rolünü Adèle Haenel için yazdığını söylüyor, ben de tam yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum. Adèle Haenel ve Marianne’i canlandıran Noémie Merlant etkileyici performanslar sergiliyorlar. Hizmetçi rolündeki Luana Bajrami de iki başrol oyuncusundan adeta rol çalıyor zaman zaman.

Filmin mekanları ve kostümleri, genç kadınların yürüdükleri sahil, kayalıklar ve deniz ile yakalanan olağanüstü kareler yaşanan zarif ama bir o kadar da yakıcı bu aşk filmini unutulmaz kılıyor. Tüm sanat dallarını kapsayan (resim, edebiyat, fotoğraf ve sinema) ile buram buram sanat kokan bir film Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi. Filmin pek çok ödülü olduğunu da söylemem gerekli.

Yönetmenin son filmi Küçük Anne’yi (2021) ise digital bir platformda izledim. Ama bir önceki film gibi bu da büyük perdede izlenmeli. Sade ama içe dokunan bu masalsı film, ayrıntılarla anne ile kızının yas sürecini anlatıyor. Zamanla oynuyor yönetmen, bir bilmece kurarken bizi de bu bilmeceye ortak ediyor. Giriş jeneriğinde işitilen saatin tik takları ağır geçen zamana bir vurgu sanki. Anneannesini kaybeden Nelly yaşadığı ölüm gerçeği ile yüzleşmeye çalışır. Huzurevinden çıkıp annesinin büyüdüğü eve giderlerken Nelly annesini besliyor sanki roller değişmiş gibi. Oraya gittiklerinde Nelly, annesi Marion ile geçmişi deneyimliyor. Çoğumuzun yaşadığı bir duygu var filmde, ölen bir yakınımızın evini boşaltmak ne kadar acı verici bir süreçtir değil mi?

Yönetmen fantastik bir müdahale yapmadan gelecekten gelen Nelly ile geçmişten gelen annenin çocukluğunu karşılaştırıyor. Bu iki çocuğun arkadaşlığı ile anneannenin gençliğini görüyoruz. Üç kuşak buluşmuşlardır. Nelly içine dert olan vedalaşmayı yapabilecek midir? İki kır evi arasında mekik dokuyan Nelly ve Marion anılarda gezinirler. Nelly hayal dünyasında yasıyla baş etmeyi öğreniyor sanki. Buna masalsı bir tarzda zamanı bükerek inandırıyor bizi yönetmen.

Ailelerin zamansız kayıplar yaşadığı pandemi sürecinde çekilmiş bu film. Çoğu insan yakınları ile vedalaşamadan onları toprağa verdi. Ölüm ve yas üzerine çekilen bu filmin insana iyi gelmesinin nedeni budur belki de.

İzlerken birbirlerine aşırı benzemeleri nedeniyle ikiz (Joséphine Sanz- Gabrielle Sanz) olduklarını düşündüğüm iki küçük kızın oyunculukları ile daha da büyüleyici oluyor film.

Sözlerini yönetmenin yazdığı, çocuk seslerinin söylediği bir şarkı ile filmin son jeneriği akıyor. Bu şarkının sözleri ile noktalamak istiyorum yazımı:

            “Kalbinde tuttuklarını söylemeye

            Seninle birlikte çocuk olmak hayali

            En sonunda senden uzak olma hayali

            Senden uzak çocuk olma hayali

            En sonunda seninle olma hayali

            Yeter ki kalbim kalbinde

            Kalbin kalbimde olsun.”

 

Neşe Ürel

Neşe Ürel

Tüm Yazıları