Derin Dondurucu

Berrin Uyar
Berin Uyar

Bu yazıyı kaleme aldığım gün, 20 Mart, Dünya Mutluluk Günü’ymüş. Böylesine mutsuz bir dünyada mutlu olmak olanaklı mı? Ben de mutsuzum. Bu gece ben horul horul uyurken bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi iptal edilmiş. Sürekli geri adım, sürekli karanlık beni yere vurdu. Bari dedim, bugün mutlu olduğum, hem de çok mutlu olduğum çocukluğumun bahçelerinde gezineyim biraz.

Büyüdüğüm bahçeye gittim önce. Ortasında iki katlı kagir evimizin bulunduğu kocaaaman bir bahçe. Sokağa bakan tarafı meyva ağaçları ve envai çeşit çiçek ile dolu; arka bahçe ise gizemli. Hele de gizemi seven biz çocuklar için sırlarımızın da gizlendiği yer. Kömürlük. İçine girmeye bir türlü cesaret edemediğimiz bu kömürlükten bazen cadılar, bazen esrarengiz yaratıklar, bir dudağı yerde bir dudağı gökte devler çıkardı. Biz çocukların bu kömürlükle tek ilişkisi, yan bahçeden sarkan dallardaki dutları silkelemek için damına çıkmaktı. Evden kaçırdığım çarşaf dut dolunca hızla damdan atlar, keyifli bir köşede tüm dutları yer, sonra da ishal olurduk. Ananem hemen anlardı. Elinde terliği, „Seni rezil seni, yine dama çıktın di mi?“ diye bir yandan kovalar bir yandan da bağırırırdı. O gün, ben de arkadaşlarım da ananeme hiç görünmez, ya sokakta ya da arka bahçedeki özel köşemizde toplanır birbirimize korkunç hikayeler anlatırdık. En korkunç hikayemiz, Şenol’un tanık olduğu bir olaydı. Üst mahallede bir gençkız kendini ağaca asmış, polis gelip onu indirinceye kadar çoluk çocuk herkes olay yerine koşmuştu. Şenol da tabii. Kızcağızın yüzünün mor rengini, dilinin dışarıya nasıl çıktığını, geceleri tek tek evleri dolaşıp çocukları boğduğunu öyle canlı anlatırdı ki, biz kızlar bir de „Kız İsmet“ birbirimize sokulur kalırdık.

Mahallecek yakan top, istop, voleybol, çoklu kale futbol (Amerikan futbolu derdik de şimdi pek antipatik geldi bu isim nedense) oynadığımız Tellikaya Sokağı, bana çok geniş ve boydan boya ulaşılmaz gelirdi. Birkaç yıl önce eniştem Cenan‘ın arabasıyla geçtik o sokaktan. Aaaa! Ne kadar daracık ve ne kadar kısaymış.


Bizim evin karşısındaki, üst katında en samimi arkadaşım İrislerin oturduğu yüksek apartmanın alt katında dükkanlar vardı. Bir terzi ve bakkal. Bakkal dükkanının camlarını kıracağız diye bizi kovalayan ama sonra dayanamayıp aramıza katılan Bendevi… O da çocuk ne de olsa. Dükkanı bırakır topa koşardı. Müşteriler bağırır kapıda, „Bendeviii!“… Alt katımızda oturan annesi ve kızkardeşine bu bakkal dükkanında gençliğini tüketerek baktı Bendevi. Fedakar bir çocuktu. Sonraları, bir esnaf derneğinin başkanı olmuş. Öğrencilerle yaptığımız Güney Doğu gezilerinden birinde, Tarsus’ta rastladım ismine. Bir lokalin kapısında kocaman yazıyor. Bendevi Palandöken. İçeri girip sordum görevliye. „Sen kimsin?“ dedi bana sert sert. Ben, „Bendevi’nin çocukluk arkadaşıyım“ dediğimde, neredeyse selama duracaktı karşımda. Ayağa fırladı, üstünü başını düzeltti, buyur etti. Sizli bizli konuşmaya başladı. Kalmadım orada ama, mahalleden tanıdığım bir arkadaşımın meşhur olması da hoşuma gitmişti.…

………….
Babam beni biraz erkek çocuk gibi yetiştirdi galiba. Alet edevat kullanmayı, toprakla, hayvanlarla uğraşmayı bahçemize kümes ve çardak yaparken öğrendim. Babam koca kalasları testereyle keser, son kalan kısmı da bana bırakırdı. Kümesin dışını beyaza boyamış, sonra ısrarlarıma dayanamayıp üzerine kırmızı boyayla resimler yapmama izin vermişti. Kömürlüğün kırılan kapısını tamir ederken, çardağı kurarken bütün çivilerin son darbelerini ben vurmuştum. Çok becerikli ve yaratıcıydı babam. Evin tüm tamir işlerini o yapardı. Çatıdan, musluklara, elektrikten boyaya. Bu alışkanlığını, 90 yaşında yatalak oluncaya kadar sürdürdü.

Yataktan kalkacağına o kadar inanıyordu ki, annemin eve tamirci çağırmasına bile izin vermiyordu. Son yıllarda ev dökülmeye başlamıştı. Çeşmelerin altı damlamasın diye bezlerle bağlanmış, kırılmış sandalyeler gelişigüzel yapıştırılmıştı. Babamın, yazın ev havadar olsun diye kesip davlumbaz yaptığı pencerelerden kışın giren soğuk, dayanılmaz olunca, kavgayı göze alıp pencereleri değiştirttim. Bana küstü haftalarca. „Ben kalkınca yapacaktım, sen ne karışıyorsun, kendi işine bak“ diye bağırdı bana. Ama ev ısınmaya başlayınca kızgınlığı geçti. Eğer teknik bir bölüm okusaymış babam, mutlaka bir mucit olurmuş diye düşünmüşümdür her zaman.


Ben annemle de, babamla da kardeşim Zerrin kadar yakın olamadım. Soğuk değilim ama ailesine karşı sevgisini söze dökmekte güçlük çeken bir insanım. Kardeşim, „mucuk mucuk“ sever, sarılır, öper, mıncıklar, şımarır, şımartırdı. Ben uzaktan severdim. İyice çocukluğumu hatırlamıyorum ama, yetişkinliğimde annemi babamı sarılarak, öperek şımarttığımı bilmem. Sadece buluşmalarda ve ayrılıklarda… Oysa yaşlıların buna nasıl ihtiyaçları olduğunu biliyorum. Ağlayamam da. Ama onlar, onları ne kadar sevdiğimi bilirler. Sadece gurbetten ve hapishaneden yazdığım mektupları okusalar yeter. Şimdi babamı kaybettikten ve annem de demans hastası olduktan sonra anneme daha çok sarılabilmeye ve sevgimi gösterebilmeye başladım galiba.


Babam sertti aslında. Okul zamanı Tom Miks Teksas ve hatta rafları ciltlenmiş dünya klasikleriyle dolu kitaplığımızdan bir roman okumama bile izin vermezdi. Kitap tatilde okunurmuş. Yasakların kırılmak üzere konduğunu o yıllarda öğrendim. Ders kitaplarımın içine koyar okurdum yine de.

Bir gün yakalandım. Babam aniden odaya girince kitabın arasındaki çizgi roman düştü yere. Babam esaslı bir şaplak vurdu popoma. Ve tüm Tom Miks Teksaslarımı yaktı. Ben feci bağırarak ciyak ciyak ağlamaya başladım. Canım yanmamıştı aslında ama kitaplarım… Ananem dayaktan ağlıyorum sandı (belki de ondan ağlıyordum, gururum da kırılmıştı), beni yumuşacık göğsüne bastırıp babama döndü ve “Elin kırılsın inşallah, bacak kadar çocuğa vurulur mu?” diye beddua etti. Babam çıktı gitti evden bir hışımla. Akşam eve döndüğünde elinde bir kitap vardı. “Robinson Crusoe”. Kendini böyle affettirmeye çalışmıştı herhalde. Ama ben affetmedim, bu şaplağı hep vurdum yüzüne. Son yıllara kadar.


Babam ertesi gün işe gitti. Her hafta bir iş için Ankara’dan Elma Dağı’na gidiyordu. Akşam gelmedi. Çok merak ettik. O yıllarda cep telefonu yok hatta her yerde sabit telefon da yok. Sabaha doğru polis getirdi babamı eve. Bir yardan uçmuş aşağı motosikletiyle. Kolu kırıldığı için motorun altından çıkamamış. Gece olunca yoldan geçen köylüler, motorun farlarını görmüşler uçurumun dibinde. Babam, daha sonra bana hiç vurmadı. Ananem de, Hacıbayram’a gidip kendince günah çıkardıktan sonra hiç kimseye beddua etmedi.


Ananem hacıydı. Ama yobaz değildi. Babam akşamcı olduğu için çok üzülürdü ananem ama yine en lezzetli mezeleri o yapardı babama. Ananemin bakkaldan babama hediye olarak votka aldığını, eve gelirken de “Güzel Allahım, sen bu çocuğun sağlığına bir zarar gelmeden bu meretten kurtulmasına yardım et” diye yüksek sesle dua ettiğini dün gibi hatırlıyorum.


Babamın işi de kolay değildi. Erkeksiz bir eve damat olarak gelmişti. Ananem, annem, ben, kardeşim Zerrin, annemin ablası Melahat teyzem, kızları Bergam ve Yıldız teyzemler, onların arkadaşları Hayganoş teyze, Beş Dakkalık Ayşanım teyze, Şaziyanım teyze, Hakimin karısı, Mari teyze… Tavuklarımız, 20 Ligorin… bir horoz ve bir de babam… Evde kaçacak delik yok. Ne yapsın adamcağız. Hafta sonlarında vuruyor kendini tamirata, geceleri de votkaya. Zaten işi de başından aşkın. Annem de babam da çalışıyorlar. Akşam evde bir masanın etrafında buluşuluyor. Bir çocuk için en güzel saatler.


Annemle babam aşıktılar birbirlerine. Ben bunu çok küçük yaşımda farkettim. Babam annemi yalnız kaldıklarında öyle bir öperdi ki, ben utanır kaçardım. Sanki öpüşmek ayıpmış gibi. Sinemalarda öpüşme sahnelerini heyecanla izliyorsun da, iş annene babana gelince… Onlar kutsal ya… Ananemle çok giderdik sinemaya. Öpüşme sahnelerinde benim gözlerimi kapardı elleriyle. Sanki onu leylekler getirdi.


Neşeli adamdı babam. Gündüz ciddi ama ilk kadehten sonra neşeli. Sesi berbattı bence ama tangolar söylerdi. Annemin gözlerinin içine bakarak, „Sevdim bir genç kadını…“; biraz neşelenirse, „Şişli’de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman…“; işler kötü giderse, „Ah para ah para kalplerde açtın yara…“ Evdeki „kızlar“ın hepsi Zeki Mürenci. Sofrada söylenirdi şarkılar: „Benim güzel manolyam, koklamaya doyamam…“


Pazar günleri kahvaltıdan sonra „Radyo Tiyatrosu“… Doluşuruz radyonun başına. Pür dikkat. Katil çoktan tahmin edilmiş hatta iddiaya bile girilmiştir. Eğer skeç, Agatha Christie’den ise ya annem ya babam kazanırlar iddiayı. Önceden okumuşlardır romanı mutlaka. Ödül, ailecek sinema ya da Gençlik Parkı’nda dondurma.


Babamın en sinir olduğum huyu, dediğinin hemen yapılmasını istemesiydi. Yapmadıysan yandın. Yapılıncaya kadar başının etini yer insanın. Sinemaya, tiyatroya, parka gideceğiz mesela… Küçük büyük diker hepimizi tuvaletin kapısına, „ben sizinle sokaklarda uğraşamam, işinizi evde görün.“ der. Kazara dışarda, „çişim geldi“ dersen yandın, zehir eder gününü. Söylenir de söylenir… Yediriyor, içiriyor dışarda, çatlayacak değiliz ya, geliyor meret işte.


Bu barsak ve tuvalet meselesi çok önemlidir bizim ailede. Kabızlık bir kabustur. Çok su içilir, çok posalı yiyecek tüketilir. Babam eğer bir gün dışarı çıkamazsa hasta gibi olur… Gece alkol aldığı için, bedenindeki zehirin dışkı, idrar ve ter yoluyla atıldığına inanır. Doğrudur da. Sabahları üç tur tuvalet faslı vardır. Kapıda kuyruk olması onu pek rahatsız etmez. Zaten tuvaletlerimiz hep bir kütüphane gibi olmuştur. Dergiler, kitaplar, kalem kağıt, bulmacalar…

Eskiden evlerde tuvaletler alaturkaydı. Babam uzun oturduğu için bacakları uyuştuğundan kendine, filmlerde gördüğü örneklerden yola çıkarak bir alafranga tuvalet yapmıştı. Ondan başka kimse oturmazdı üzerine. Bir tahta sandalyenin ortasını oydu. Önce arkalıklı kullandı, sonra rahat edemedi herhalde arkasını kesti. Bir süre sonra anneme, simit şeklinde bir minder diktirdi. Annem kumaş bulamamış, çiçekli bir pazen sabahlıktan kılıf yapmış. Kırmızı, mavi, yeşil çiçekli pazen bir minder tuvalette. Babam çok kızmış, biz de dalga geçmiştik. Epey bir süre o çiçekli minder durdu tuvalette. Sonra annem, kolay temizlensin diye üzerine muşamba geçirdi. Bu sefer de babam, „Sevim yahu, bu naylon adamın poposuna yapışıyor“ diye söylendi durdu.


Ah babam, aksi babam… Doktor, hemşire düşmanı babam. Nasıl korkardı doktordan, iğneden, ilaçtan… Ne olurdu, şu inadın olmasaydı da, ayakta ölseydin.


Morgtan alırken babamı, açtırdım torbayı. Kısaca gördüm yüzünü. Uyuyor gibiydi. Göz çukurlarına kaçmış gözleri hafif aralık kalmıştı. Saçsız başını, yanaklarını okşadım, öptüm. Gözlerini kapatırken düşündüm, bu ışığı sönmüş delikten neler gördü babam, nelere tanık oldu diye. Balmumu rengi olmuştu yüzü. Buz gibiydi bedeni. „Dondurduk“ dedi görevli. „Merak etmeyin, yıkanırken çözülür.“ Dipfrizden et çıkarır gibi. Rutin şeyler, insanları duygularından koparıyor galiba. Bir şey demedim ama babama donmuş et muamelesi yapılması da gücüme gitti doğrusu. Sonra… Sonra yıllar önce Cizre’de öldürülen, kokmasın diye günlerce derin dondurucuda bekletilen 10 yaşındaki Cemile geldi aklıma. O korkunç günler boyunca nasıl bir azap yaşamıştır annesi, babası, sevenleri.

Hepimizin sonu bir derin dondurucu olacak ama minicik kız çocuğu Cemile gibi olmasın hiçbir çocuğun sonu.

Çocuklarımız mutlu olsun, hem de çok mutlu. Onlara özgür, barış içinde yaşanası bir dünya bırakamadığımız için kahroluyorum. Oysa ne çok mücadele ettik, ne çok bedel ödedik. Yine de umutsuzum sanmayın sakın. Güzel bir dünyanın olduğunu ve bizim ülkemizde de gerçekleşeceğini biliyorum. Umudu kesmedim yurdumdan. Güzel günleri çocuklarımızın gözlerinde görüyorum.

Yazar: Berin Uyar