DOSTLAR TİYATROSU’NDA „SİVAS 93 – TİYATRO TARİHİNE GEÇECEK ÖNEMLİ BİR BELGESEL

Zehra İpiroğlu

Sözcüklerin durduğu yer

Ağır Ağır ilerleyen kalabalık. Giderek büyüyen, çoğalan, yayılan bir erkekler kümesi. Her adımda kalabalığa katılan yeni yüzler, heyecanlı, şaşkın, kızgın, öfkeli, nefret ve kin dolu… Dalga dalga yükselen sesler ‘Sivas, Aziz’e mezar olacak!’…Yürüyorlar. Yaş ortalaması yirmi. Şiddetin yüzü çocuksu ve genç. Aralarında tek kadın bile yok. Şiddetin yüzü erkil… Az sonra bu yüzler, bu bedenler, birbirine karışacak; az sonra  bu kalabalık gözü dönmüş bir canavara dönüşecek… Yürüyenler durdurulabilir mi? Kalabalık dağıtılabilir mi?  Daha, çok geç değil… Çok sonra her şey olup bittiğinde kayıplara karışacak olan sakallı bir genç, kalabalığı kışkırtıyor. ‘Dönüş yok, ölüm var. ‘Sivas, Aziz’e mezar olacak!’ Kalabalığın içinden geçen yıkıcı bir elektrik akımı. Kalabalık ilerliyor: „Yak, yak, yak!“… Az sonra Madımak Oteli cayır cayır yakılacak.

Bu filmi bir değil, iki değil yüz kez de izlesem, Sivas olayını en küçük ayrıntısına değin ezbere de bilsem, olayların ve nedenlerinin üzerine yüz bin kez düşünmüş de olsam,  gene de bu resim gözümün önüne geldikçe, aklım duruyor. Sözcükler karanlığın içinde yitiveriyor. 

Sorular

Geride kalan sorular: Madımak Oteli‘nde otuz yedi kişinin cayır cayır yakılması önlenebilir miydi? Güvenlik güçleri harekete geçseydi, evet.  Askerler eyleme geçseydi, evet. Politikacılar duyarlı davranabilseydi, evet… Ama onlar yalnızca ve yalnızca izleyici kaldılar. Olup biteni büyük bir soğukkanlılıkla izlediler ya da gözlerini kapayıp hiç bir şey yokmuş gibi davrandılar. Nedir onları eyleme geçmekden alıkoyan güç? Kalabalığı dağılmaya hazırlandığı anda, engelleyenler kimler? Ve en önemlisi, aylarca önceden planlanan ve hazırlanan bu olayın gerçek sorumluları nerede?

Polikacılarımızın sesleri: „Gereği yapılmıştır“, „Fevkalade vahim bir olaydır“,

„Abartmamamak lazım bu ülkede futbol maçlarında bile onca insan ölüyor’’,

„Madımak otelinde çıkan olaylarda halkımız büyük bir tehlike atlatmıştır“…

Anımsatma

Bu oyunun baş oyuncusu belgesel bir film.

Filmdeki görüntüler  bütün olayı aşama aşama anlatıyor.

Ekranda olayları izlerken, sahnede siyahlar içinde yedi oyuncu, Sivas  olayını

pantomim, dans ve müzikle bütünleşerek anlatıyorlar, hayır anlatmıyorlar, yalnızca anımsatıyorlar. Oyundaki olaylar Pir Sultan Şenlikleriyle başlıyor, medyada çıkan yazılarla birlikte gergin bir ortamın yaratılmasıyla devam ediyor, yürüyüşün başlaması ve gerilimin artmasıyla sürüyor, kalabalığın çığırından çıkıp otelin kundaklanmasıyla doruğuna ulaşıyor, mahkemenin bitimiyle de daha bitmemiş bir olay olarak sorularla sona eriyor. Ekranda yer yer oyucuların da görüntülerinin yansıması ekranla sahneyi bütünleştiriyor. Oyuncular, kimi kez ekranda gösterilenlerin içinde eriyerek (barış için buluşan insanların semah gösterisi ve neşeli bir havanın hemen ardından esen gerginlik rüzgarı);  kimi kez gelişen olayları açıklayarak (gerici medyanın kışkırtıcı rolü); kimi kez olaylarda belli bir rolü olan tek tek kişilerin belediye başkanının, valinin, politikacıların seslerini canlandırarak, kimi kez de  yalnızca sorular sorarak Sivas olayının içyüzünü sergiliyorlar.

Oyunun doruk noktası: Arkadaki ekran kararıyor. Müzik kesiliyor. Otelin içi, yükselen alevler. Sesler, bağırışmalar, ölüm çığlıkları, birbirine dolanan, kenetlenen insan bedenleri… Yanımda, arkamda, önümde iç çekmeler, gözyaşları, izleyici ağlıyor. Oyunun bu ilk gecesinde tiyatroyu çepeçevre saran polis kordonunu geçerek gelenlerin pek çoğu kurbanların yakınları, belki de olayı yaşayıp da kurtulmuş olanlar.

Sivas’ın unutulmaz kahramanları

Olur olmaz her olayda  gaz bombası vb. şiddet önlemleriyle güç gösterisi yapan güvenlik güçleri Sivas’ta kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Zamanında harekete geçebilseledi, bu kalabalık kolaylıkla dağıtılabilecekti. Ama güvenlik güçleri sessiz ve suskun kalıyorlar… Ancak olayların akışında olumlu bir rol oynayacak iki polis var ki, onları gerçek kahraman ilan etmek ve barış ödülüyle onurlandırmak gerekirdi. Biri Aziz Nesin’in koruması Mehmet, ikincisi ise son anda Aziz Nesin’i azgın kalabalığın elinden kurtaran emniyet müdürü. Mehmet sayesinde cayır cayır yanan otelin arka penceresinden onca insan kurtarılabiliyor, emniyet müdürünün sayesinde Aziz Nesin‘in son anda linç edilmesi engelleniyor. Yüreklilikleriyle, medeni cesaretleriyle, insanlıklarıyla bu şiddet ve ölüm mekanizmasına karşı direnen bu iki insan örnek gösterilmeli. Çünkü onların sesi insanlığın bütünüyle sustuğu bir yerde, yükselen ‘insanlığın’ sesi. Çünkü onların sesi böylesine karanlık bir ortamda umut diye bir şeyden sözedilebilirse, ‘umudun’ sesi.

Sivas’ı anlatma 

Sivas nasıl anlatılabilir? Belgelerle, görüntülenerek, açıklanarak, havada kalan, açıklanamayan soruların altı defalarca çizilerek… Genco Erkal’ın aylarca süren araştırmaya dayanan uzun bir dramaturjik çalışmasından sonra mahkeme tutanaklarına, tanıkların gazetelerde çıkan konuşmalarına, belgelere dayanarak yazdığı ve yönettiği bu oyunda; Fazıl Say’ın müziğiyle birlikte toplumsal belleğimizde unutulmaz bir acı olarak yer alan bu olayı tüm ağırlığıyla yeniden yaşıyoruz. Belki de asıl acıyı yaratan o günden bugüne geçen süre içinde yaşadıklarımız. Ve bundan böyle yaşabileceklerimiz. Genco Erkal ve Meral Çetinkaya başta olmak üzere, bu oyundaki bütün ekibin (Yiğit Tuncay, NilgünKarababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan, Şirvan Akan) bu olayı böylesine yalın; yalın olduğu için de vurucu bir biçimde tiyatro diline aktarabilme yürekliliğini gösterebilmeleri yaşadığımız bu karanlık dönemde  küçücük de olsa bir umudu dile getiriyor belki. Konuştukça, anımsadıkça, sorguladıkça, karşı koydukça bir şeylerin değişebileceği, değiştirilebileceği umudunu…

Sivas  ve Genç kuşak

„Sivas’ı tiyatroda canlandırmak populist bir yaklaşımı göstermiyor mu?“ Sıvas 93‘ün gösterime girmesinden bir kaç gün önce tiyatro üzerine benimle yapılan bir televizyon programı bağlamında, genç bir medyacının söylediği bu sözler üzerine donup kalıyorum. Karşımda çok sevimli, uyanık bir genç… Anlamaya çalışıyorum. Bu sözlerin ardında ne var?  Hiç düşünülmeden ortaya atılmış uluorta bir laf mı, tiyatroyu yaşamdan koparan postmodern bir duyarsızlık mı yoksa? Yoksa yaşamımıza giderek egemen olan bağnazlık mı? 93’de bu genç olsa olsa on yaşındaydı, olayı yaşamadı, bilmiyor, bilmek de istemiyor. Bağnaz olması şart değil, bugünün medya ve okul kirliliğiyle yetişmiş olması bile yeterli. ‘Sivas 93’, yeni kuşaktan acaba kaç kişiye seslenecek? Kaç kişiyi silkip sarsacak, kaç kişinin kafasında yeni sorular uyandıracak?

‘Sivas 93’, gençlerle ilgisi olan herkesi anne ve babaları, eğitimcileri, öğretmenleri işbirliğine çağıran bir oyun. Gençler akın akın getirilmeli bu oyuna. Okullarda, üniversitelerde bu konu tartışılmalı, konuşulmalı, anlatılmalı.

Sokaktaki insanın, her gün karşılaştığımız sıradan insanın kitle içinde nasıl eriyebileceği, bu kitlenin de nasıl bir ölüm makinasına dönüşebileceği gözler önüne serilmeli. Bağnazlığın  bulaşıcı bir hastalık gibi insanı nasıl sarıp sarmalayabileceği, insandaki yıkıcı gizilgücünün hangi boyutlara ulaşabileceği gösterilmeli. Her gün yeniden anımsamalıyız Sivas’ı ve Sivas benzer olayları. Bu açıdan da inanılmaz bir ilkelliğin göstergesi olan Madımak’taki kebapçı salonu hemen kapatılmalı ve yerine yalnız Sıvas olayını değil yakın tarihimizde kökenini bağnazlıkta bulan bütün şiddet olaylarını fotoğraflar ve belgelerle sergileyen bir insan hakları müzesi kurulmalı.

Yaşadığımız koşullarda ütopik bile kaçsa, Sivas 93’ün belki de herkesten çok genç kuşağa seslenen bir oyun olduğunun altını önemle çiziyorum. Çünkü biz bunları yaşadık, unutmayacağız, sizler de aynı şeylerin yinelenmesini istemiyorsanız bilmeniz, öğrenmeniz ve uyanık olmanız gerekiyor iletisi belki de bu oyunun tek umut verici yanı. Çünkü en korkuncu unutmak. Toplumsal bellekten silinen her şiddet olayı, yeni şiddet olaylarının habercisi. Yakın tarihimiz bunun nice örnekleriyle  dolu. Bu açıdan da her tür şiddeti, ırkcılığı, milliyetciliği, köktendinciliği, doğmatizmi sorgulayan çok daha farklı bir tarih bilincine  gereksinimimiz olduğu kesin. 

Yurtdışında Sivas

İşin ilginç yanı internette Google programında bir arama yaptığımızda Sivas’la ilgili bulduğunuz ipuçları sadece bir kaç Alevi derneğinin kısa bilgilendirmeleri ile kısıtlı kalıyor. İngilizce, Almanca hiç bir doğru dürüst yazı göremiyorsunuz. Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Asaf Koçak, Asım Bezirci ve Muhlis Akarsu gibi aydınların olduğu, otuz beş kişinin ölümüyle sonuçlanan bu olay yurt dışında bilinmiyor bile. ‘Sivas 93’, yurt dışında turnelere katılarak, yıllar sonra bu olayı uluslararası düzeyde duyurayı başarabilecek mi, yoksa Uluslararası Avrupa Festivalleri bu oyunu görmezden gelmeyi yeğleyecek?  Bağnazlıkla savaşmanın belki de tek yolu uluslararası düzeyde bir duyarlık, farklı ülkelerdeki ve toplumdaki demokratik güçlerin aydınların, sanatcıların arasında insan hakları anlayışında odaklanan bir dayanışma. Öte yandan kapitalist toplumun temelini oluşturan kültür endüstrisinin tam tersi bir duruşu dayattığını biliyoruz. Yaşadığımız gerçeklerden kopuk olan yalnızca suya sabun dokunmaz konulara ağırlık veren postmodern bir tiyatro anlayışı daha etkisini sürdürüyor. Sorgulayıcı ya da eleştirel bakış ise öğretici bir bakış olarak küçümseniyor ya da alaya alınıyor. Ancak son yıllarda gücünü yaşamdan alan tiyatroya olan ilginin yine canlanmaya başladığı da yadsınamaz. Örneğin, Ariane Mnouchkine’in ‘Son Kervansaray’ oyununda (Theater de Soleil) sığınmacıların yaşamı gündeme getiriliyor, Bosna’dan Afrika’ya değişik ülkelerdeki ve toplumlardaki savaşlardan, insan kıyımından, politik ve dinsel terörden, açlık ve susuzluktan kaçan insanların trajik yaşamı belgesel, epik ve dramatik ögelerin içiçe geçtiği yedi saatlik bir gösteri olarak sunuluyordu. Batı’da tek tük rasladığımız bu tür oyunların tiyatro alanında yeni bir atılıma, bir canlanmaya işaret ettiğini söylemek için zaman daha erken bile olsa, sosyal ve politik olaylara duyarlı yeni bir arayışın yeşermeye başladığı da bir gerçek.

‘Sivas 93’ün sesini yurtdışında duyurmasını engelleyebilecek başka bir etken de Batı toplumlarında da egemen olan provokasyon kaygısı ve korkusu. Kimi kez ‘Çok kültürlülük’ adı altıda ortaya çıkan, „başka kültürlere ve dinlere saygı gösterelim, onları kızdıracak ya da kışkırtacak bir davranışta bulunmayalım“ söylemi her tür eleştirel yaklaşımı kökünden kuruttuğu gibi insan haklarını hiçe sayan bir duruşa da dönüşebiliyor.

Provokasyon ve insan hakları

 Bu bağlamda ‘provokasyon’ yani kışkırtma deyimi üzerinde düşünmekte yarar var. Provokasyon kavramının politik alandaki anlamı sanat ve kültürel alandakinden çok farklı.  Sanat ve kültür alanında yenilik ve öncülük anlamına geliyor. Politik alanda ise sadece ve sadece olumsuz bir anlamı var, başkalarını kışkırtarak düzeni bozma anlamında. Bu nedenle de bu kavram iktidarı ve gücü elinde tutan çeşitli ideolojik gruplar tarafından sürekli olarak kötüye kullanılıyor. Bir şey işlerine gelmediğinde hemen ‘provokasyon’damgası yapıştırılıveriyor. Böylece de şiddetle, kimi kez öldürmeyle sonuçlanan her tür tepki de haklı çıkartılabiliyor. ‚Şeytan Ayetleri‘ provokasyon sayıldığı için Salman Rüşdi için ölüm fetvası verilmişti, bir kaç yıl önceki karikatür olayı bütün dünyayı birbirine katmış, kaç kişinin ölümüne yol açmıştı; Hollandalı filmci Van Gogh, köktendincileri‚ provoke ettiği için‘ boğazı kesilerek öldürülmüştü; Hrant Dink’in kardeşliği savunan hümanizmi, milliyetçileri provoke etmişti… Toplumumuzda kendi yaşamını kendi biçimlendirmek isteyen nice genç kız ve kadın, erkil düzenin savunucuları provoke olduğu için öldürüldü ve öldürülüyor. Provokasyon gibi ne olduğu belirsiz muğlak bir terim, her tür şiddeti kolaylıkla haklı çıkartabiliyor. Çünkü  şiddeti savunan, şiddet yanlısı olan herkes herşeyden provoke olabilir doğallıkla. Provokasyon gibi tehlikeli bir kavramın tuzağına düşmemenin tek yolu insan hakları… En yalın anlamıyla insan hakkını, yani yaşama ve işkence görmeme hakkını, kökenleri Avrupa kültüründe bile olsa, evrensel bir değer olarak kabul edebilirsek, hangi dünya görüşüne, hangi inanca ve ideolojiye, hangi etnik kimliğe bağlı olursak olalım, ortak bir noktada buluşabiliriz. Bu da kuşkusuz, insanca ve barışcıl bir dünyada yaşamanın tek koşulu.

 Not: Oyunu Dostlar Tiyatrosu’nun Youtube kanalından izleyebilirsiniz.

Yazar: Zehra İpşiroğlu