FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

EN GÜZEL AŞK MEKTUPLARI:
BEDRİ RAHMİ – EREN EYÜBOĞLU (2)

EN GÜZEL AŞK MEKTUPLARI:
BEDRİ RAHMİ – EREN EYÜBOĞLU (2)

Evet, geçen ay sararmış mektup sayfaları dile gelmiş, kendi kıyılarından birikintilerini usulca bizlere taşımışlardı. Sözümüzün kaldığı yerden devam ediyoruz, gelin!

Başrol oyuncularımız; Eren – Bedri Rahmi Eyüboğlu

Mekân; onların yüreklerinden kopup kâğıtlara mühürlenerek büyülü sözcüklere ev sahipliği yapan, sıcak mektupları.

Nasıl tanıştıkları ile başlayalım.

Bedri Rahmi Trabzon doğumludur. Lise yıllarında sanata ilgi duymaması, resim ödevlerini ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’nun yapması ve o yılları, okula karşı kırgınlıkla geçirmiş olması dikkat çekicidir. Trabzon’dan kaçarak gelmiştir İstanbul’a; Güzel Sanatlar Akademisi’ne girerek Ahmet Haşim ve İbrahim Çallı’dan dersler almıştır. Çallı’nın yeteneğini görmesi ve tavsiyesi üzerine Paris’e gidip resim çalışmaya başlamıştır.

Ernestine Leibovici, Romanyalı zengin bir ailenin, sanata düşkün kızıdır. Bükreş Güzel Sanatlar Akademisi’ni okuduktan sonra, Paris’e Andre Lhuote’un atölyesine çalışmaya gitmiştir.

Bedri Rahmi rastlantı rüzgârının savuruşuyla, atölyede Ernestine’in yaptığı bir resmi hayranlıkla incelerken tanışır onunla. Kendisinden dört yaş büyük bu Romen kıza tutulur. Katıldıkları bir partide kolundaki lekeyi çıkaran Ernestine için “Bu kızla evlenirim” diyecek kadar âşık olur. Aşkın kapıyı çalma vuruşları iki tarafta da aynı yoğunlukta hissedilecek, Ernestine de aynı duyguların kafesi içinde kalacaktır.

Bedri Rahmi’nin İstanbul’a dönüşüyle bu aşk; bazen altı saat mektuplar yazılan, her satır arasında buram buram özlem, sanat, tutku, aşk, sitem taşıyan, gücünü ayrılıktan alıp devleşen bir ilişkiyi, sözcükler ve nice sürprizler eşliğinde gelecek yıllara taşıyacaktır.

“Nasıl başlarsa devamı da öyle gelir” sözünü desteklercesine ilişkinin başında gelişen ayrılıklar, neredeyse tüm evlilik boyunca da aralıklı olarak devam edecektir. Mektuplar; İstanbul – Paris, İstanbul – Romanya, İstanbul – Çorum, İstanbul – Ankara, İstanbul – İzmir, İstanbul – Bursa arasında, kişi adresleri değişmeksizin yazılacaktır.

İlişkinin önemli bir yükünü sırtlamış olan mektuplarda, kendi aralarında, sıradan olmayan farklı bir dil oluşturduklarına tanıklık ediyorsunuz. Önceleri dışında kalıyor, yabancısı hissediyor, birbirlerine seslenişlerini, ifade biçemlerini anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Daha sonra, samimi ve sadece onlara ait olan bu sözcüklerin nereden gelmiş, neden söylenmiş oldukları sorgulamasını da bir köşeye bırakıp olduğu gibi kucaklıyorsunuz.

“Buciş, Bucişkam, Canuli, Gaguli Maguli, Kakuli Mamuli, Canuş” şeklinde başlıyor mektupların geneli. Hemen hepsi de öyle sıcak ve içten ki; üzüntülerine, sevinçlerine siz de fark etmeden ortak oluyorsunuz. Bazan kendinizi ürkek, çekingen, bazan da böylesi mektuplar gelecekse varsın bildiği gibi gelsin, hazırım ben yiğitliğiyle yakalıyorsunuz.

“Gönlüm, Bucişkam’dan ötürü, çok üzgün! Bu çıplak hüzün, beni köprüde yakaladı. Dün gece de en yüksek noktasına çıktı. Bucişim, ben kendi kendime hiç alışamadım. Evimizde her şey yerli yerinde. Eşyalarımız ellerinden saygıyla öperler. Seni, dünden daha çok, yarından daha az seven deli kocan” 

Birbirlerini eserleri konusunda ne kadar beslediklerini görüyorsunuz.

“Karıcığım benim, etim, kemiğim senin uzun soluklu etütler konusundaki tavsiyelerin çok yerindeydi.

Canuş… Paletin ne âlemde? Renklerde bir parça perhiz yapabiliyor musun? Az renge, az motife gidebilmek! İkimizin de en zayıf tarafı bu. Bir resim, sayısız elemanlarla değil, sayılı renk ve biçimlerle yapılabilmeli. Al işte sana yarısı hoca bir koca!”

Onlar sadece sevgili, karı koca değil, aynı zamanda iyi arkadaş, dost, hayatı birlikte yorumlamaktan zevk alan iki insandı.

“Canulim. Mutluluk bir ‘resim’ gibidir. Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşman gerekir! Çok yakınındaysan, her şeyi iyi göremezsin.” 

 Karşılıklı sayısız ve muhteşem mektuplar…

Buraya kadar, “Benim kafam aynı zamanda kelimelerle de çalışıyor” diyen, resme olduğu kadar şiire de sevdalı ve daha lirik anlatımlı Bedri Rahmi’nin mektuplarından alıntılar ile geldik.

Bedri Rahmi deli dolu, çocuksu, coşkulu, pek çok yeteneği olan ve bunları aynı doymazlıkla dışa vuran, taşıran, tutkulu, yaşama aç bir insan. Onun kişiliğini en iyi Cemal Süreya tarifler:

“İçine çeken, koklayan, tatmak isteyen, dişleyen bir şair. Yaşıyor olmakla sevinen, böbürlenen, doğaya bayılan, gördüğü bir güzelliği başkalarına yetiştirmeye çalışan bir şair. Kuşkusuz, ölüm karşıdan gelseydi, onunla oturup iki satır konuşacak, hal hatır soracaktı. Koklayacak, ısıracak, tadına da bakacaktı belki.” 

Eren Eyüboğlu ise, Bedri Rahmi’nin her daim “Benden daha iyi ressamsın, yaptığın işlerde aklım kalıyor” diyeceği kadar iyi resim yapar. Son derece mütevazı, eşine göre daha mantıklı, daha güçlü, kararlı ve toparlayıcı, az ile yetinmesini bilen, destekleyici, yönlendirici, aşını hiç tereddütsüz arkadaşı ile paylaşacak kadar insandır. Dobra, dürüst, yüreği insan sevgisi ve şefkat ile dolu, hoşgörüsü çok, belki de pek çok kimseden daha tutkulu sevebilen bir eş, anne ve ressamdır.

Neşe, hayata uzun süre demir atamıyor işte.

Bu muhabbetin arasına da Karadut gölgelik edecektir. Bedri Rahmi öğretim görevlisiyken, heykel bölümüne öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan’a gönlünü kaptırır. Sancılı sürecek olan bu aşkı; tüm İstanbul’un çalkalanmasına rağmen, önünü sonunu düşünmeden, duygularının en deli haliyle, gözü kara yaşar.

Karadutum, çatal karam, çingenem/ daha nem olacaktın bir tanem… 

 Adı “Karadut Hanım” olarak kalacak olan sevgili, kara saplı bıçak gibi saplanır Bedri – Eren Eyüboğlu ilişkisine.

Her şeye rağmen önü alınamayan bu sevda, Karadut’u iki ayda alıp götüren, menenjit tüberkülozu ile perdelenir. Savaş sonrasıdır, ilaç bulunamaz. Bedri Rahmi tedavisi için tüm iyi yapıtlarını yok pahasına satar ama sonucu değiştiremez. Mari hastanede hayata gözlerini yumduğunda, kocası Gross ile Bedri Rahmi Cihangir’den Salıpazarı’na ağlayarak yürümüşler ve Eren Hanım tüm olgunluğu ve şefkati ile onları karşılamış, sofra kurmuş ve teselli etmiştir.

“Türküler bitti/ Halaylar durdu/ Horonlar durdu/ Hüzün geldi başköşeye kuruldu” şiirindeki dizeler bu döneme aittir. Bedri Rahmi yıkıktır, kendini içkiye vermiştir. Eren hanım, onun acılarının yatışmasını bekler sabırla ve tekrar sanata yönlendirme çabasına girişerek, üzüntülerini azaltmayı, her şeye yeniden başlamayı ümit eder.

Üç sene sonra beraber katıldıkları bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi’den bir şiir okumasını isteyene kadar kapanmış gibi görünen yara yeniden kanamaya başlar durmaksızın. Nasıl mı?

Bedri Rahmi Karadut adlı şiire başlar ve başlaması ile beraber kendini tutamayıp gözlerinden yaşlar süzülür. Eren hanım, o gün ikinci defa ve çok derinden yara almıştır. Uzun bir mektup ile “Önce ben kendi kendime, kendi sanatıma ihanet ettim. Gereksiz fedakârlıklar ve bu fedakârlıkların ruhlarımıza hiç etkisi olmadı” diyerek noktayı koyar.

Roller değişecek, ilişkinin uzağına, kendine kaçan bu kez kendisi olacaktır.

Eşini ve çocuğunu bırakıp, Paris’e gider. Mektuplar peşini bırakır mı hiç; bırakmaz tabii ve yine başladıkları yere dönerler.

Eren de yanıtsız bırakmaz, yazar ve her bir mektubunun pulunu da açık bir sitemle yapıştırır. Bedri Rahmi onsuz sığamaz bir yere.

 “Sokaklarda bir şoförsüz taksi gibi dolanıp duruyorum!

Salıpazarı sensiz. Durmuş bir saat kadar tatsız.

‘Vay canına! Gökyüzü ne kadar güzelmiş’ diye bağıramıyorum, yanıma gel de dertleşelim.

Bu sadece sana bir öpücük yollayabilmek için, icat ettiğim bir mektuptu!

Seni bütün çiçek açmış, ağaçlarla birlikte öperim,” 

Bedri Rahmi dayanamaz uzun süre ve susuz kalmış bir toprak misali, oğluyla birlikte Paris’e, yaşam pınarına koşar.

Okurken ikisini de ayrı ayrı sevdim, merakla okudum her bir mektubu; duygularına ortak oldum. Eren Eyüboğlu’nun gücüne, insan tarafına, sabrına, hoşgörüsüne, kurduğu ilişkilere, bencilliği ezmiş sevgisine imrendim. Acılarına, yaralarına dokunabilmek istedim, onun şefkatiyle.

Bedri Rahmi’nin zayıf taraflarını komplekse indirgemeden sunmasına, deli kavruk sevilerine, yaşam coşkusuna, yarattığı, hayata kattığı renklere, sözcüklere adeta büyülendim.

Bir yanda, tüm zorluklara karşı evlendiği, en iyi dostu, eleştirmeni, dert ortağı -kendi tabiriyle eti, kemiği, vicdanı- olan karısı, öte yanda, tutulduğu, vazgeçemediği Karadut’u…

Onca ikileme, bunca acıya rağmen sanatını da yaşamını da koşar adım yaşamış Bedri Rahmi. Doludizgin yaşadığı aşk sırasında bile, karısına hep aynı sıcaklıkta yazdığı, aynı muhabbetle kaleminin ucunu gömdüğü mektuplara devam etmiş.

Önce anlayamadım ve şüpheyle defalarca geriye dönüp baktım Karadutlu yıllara ve aynı tarihlerde karısına yazdığı satırlara. Yok, doğruydu tarihler. İhtimal o ki herkesten daha çok acı çekmişti. Belki de kanımızı oynatan, esrik eden bu coşkulu, hüzünlü şiirler böyle yazılageldi.

Sizin ihtiyacınız olmuyor mu? Sohbetlerde, sevgiliye söylenen sözlerde, sizi kurtarmıyor mu, yüreğinizi ışıtmıyor mu bu dizeler?

Belki de onun kalemiyle yorumu sizlere bırakmalıyım:

“Bütün kitapları yakmalı, sevda üstüne ne söylenmişse yalandır”                                                                                                                                  

(Hülya Duman’ın bu yazısı PANZEHİR Edebiyat ve Kültür Sanat Dergisi’nde yayımlanmıştır.)

Hülya Duman

Hülya Duman

Tüm Yazıları