Editörden

Berin Uyar

Eylül, hüzündür derler. Oysa Eylül, eylüllüğüne devam ediyor insanlık tarihi boyunca. Başına gelenlerden haberi olmadan. Oysa Eylülün gözleri neler görmüş, nelere dokunmuş, kimbilir neler duymuştur kulakları.

Almanya’nın 1939 yılında Polonya’ya saldırmasıyla başlayan 2. Dünya Savaşı’nın bir daha yaşanmaması için bir mücadele günü olarak kabul edilen “1 Eylül Dünya Barış Günü” olmuş, barışa bulanmıştır.

6-7 Eylül’de, İstanbul sokaklarında 64 yıl önce örgütlü saldırganlar tarafından utanmazca sürüklenen top top kumaş, kırılmış dökülmüş yağmalanmış vitrinler, tecavüze uğramış kadınlar, dökülen kan, yakılan kutsal mekanlar, bugün başımıza dert olan tüm müsibetlerin tohumlarının devlet eliyle ekildiği lanetli günler olmuştur.

40 yıl önce postalların ezdiği demokrasinin, insanca olanın yok edildiği günlerin başlangıcı olan 12 Eylül’dür aynı zamanda.

Eylül işte. Renkten renge bürünen ve bazen de korkunun rengi olabilen eylül. Bu ayın başında, ağustos ayında cayır cayır yanan coğrafyada dolaştım. Ateş fırtınasının bıraktığı izleri gözyaşları arasında izledim. Mazı’da yaşayan arkadaşlarıma “geçmiş olsun”a gittim. Kilometrelerce uzayan bir orman mezarlığı… Simsiyah. Taşlar bile yanmış. Artık kuşların cıvıldamadığı, yeşilliklerin arasından tavşanların başlarını uzatamadıkları bir kara toprak.

Mazı çıkışında bir kadın arabasını durdurmuş, yanmış toprağın üstünde yol almaya çalışan aç susuz bir kaplumbağayı kucaklamış, yaşama döndürmeye çalışıyor. Derin bir sessizlik. Rüzgar, kavrulmuş ağaçların arasında saygıyla ve belki de biraz utançla dolaşıyor. Köylüler, şiddetli ve sürekli yön değiştiren rüzgarın bu korkunç yıkımda payının büyük olduğunu anlatıyor.

Önce evlerini terkedip sahilde toplanan Mazılılarla yangının söndürülmesini bekleyen, daha sonra önündeki herşeyi yok ederek ilerleyen alevlerden kurtulmak için gemilere bindirilen arkadaşlarım bu canavarın nasıl ilerlediğini ve cayır cayır yanan ağaçların arasından yükselen canhıraş çığlıkları saatlerce duyduklarını anlatırken o anları hala yaşıyor gibiydiler. Yelda Karataş’ın terasından artık sadece kömürleşmiş ormanın silüeti görünüyor. Yeşil yok olmuş.

Son 20 yılımın en güzel günlerini geçirdiğim Marmaris Selimiye’ye giderken de aynı duyguları yaşadım. Sağlı sollu yanmış o güzelim yeşil. Tepeler, tepelerin ardı kömür, is, kurum, kara. Akşamüstü başlayan nem artık kömür kokuyor, nefes alamıyorsun. Elini nereye sürsen kara. Serin sularında yıkandığımız Turgut Şelalesi bir kara ağızdan akıyor. Arılar da yok artık, kuşlar da, ceylanlar da… Diyorum ki, eylül keşke dalından düşen kızıl sarı yaprağın kuru hışırtısı, incir kokan rüzgarın yüzümde bıraktığı ılık iz, bulutların arasından sıyrılıp saçlarımda dolaşan güneşin şevkatli elleri olsaydı sadece.

Kötü bir yaz yaşadık. Eylül kapkara geldi. Eylülün suçu yok elbette. Şu insan denen canavar olmasa…

Yazar: Berin Uyar