FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

FELLİNİ’NİN ROMA’SI

FELLİNİ’NİN ROMA’SI

“Sinema, hayatı anlatmanın, Tanrı’yla yarışmanın kutsal bir yoludur. Başka hiçbir sanat, tanıdığımız, bildiğimiz dünyaya bu kadar benzeyen fakat aynı zamanda bilmediğimiz, tanımadığımız dünyaları yaratmaya imkân tanımaz.”

Fellini

            Geçen ay Femtrak okuyucularına verdiğim sözü tutarak, kasım ayında Roma’da gezerken en çok düşündüğüm yönetmen Fellini’yi elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Bu arada yönetmenin doğum günü de bu aymış. 20 Ocak 1920’de Rimini’de doğan Fellini Roma’yı gördükten sonra bir daha bu şehirden ayrılmak istemez. Adeta âşık olmuştur Roma’ya.

Bir söyleşisinde şöyle der Fellini:

“Ben sürekli olarak geçmişin beni sarmaladığı bir yerde yaşamayı seçtim. Biz Roma’da (Pantheon’da buluşup dondurma yiyelim) ya da (Kolezyum’daki kestirme yoldan gidelim) diye konuşuruz. Roma’da gezdiğinizde bu çok eski anıtların ve kanıtların ister istemez sizi çok güçlü bir biçimde etkilediğini hissedersiniz. Turistler, yaşamımıza ait olduğu ve bilinçaltımıza girdiği için fotoğrafına ihtiyaç duymadığımız bu yerlerin fotoğraflarını çekerler.”

        1972 yılında çektiği Fellini’s Roma bu şehre olan ilgisinin kanıtıdır. Bir övgü değildir, şehrin karmaşası, sosyal ve kültürel yaşamı, tarihi harmanlanmıştır bu filmde.

Filmin çoğu yerinde gerçeklikle gerçeküstücülük iç içe geçer. Roma’yı çevreleyen otoyolu tasvir ederken gerçek görüntülere imgelemindeki başka şeyleri de ekler. Trafik sıkışıklığını hele bir de yağmur yağıyorsa oluşacak kaosu bize hissettirir. Film bize Fellini’nin üç farklı dönemini gösterir. Doğduğu kasabada çocukluğu, Roma’ya yeni gelen gençliği ve filmi çeken Fellini. Bu üç dönem ile Roma halkının belleğine, kültürüne, yaşantısına ve tarihine bakar. Film karşıtlıklar üzerine ilerler, modern şehir yaşamı ile kırsal yaşam, otoyol gibi modern mekanlar ile Kolezyum gibi tarihi mekanların karşıtlığı gibi. Filmin en akılda kalıcı yerlerinden biri de metro kazısı sırasında tesadüfen bir oda da bulunan fresklerin hava ve ışıkla buluşunca silinip gitmesidir. Bu modern yaşamın tarihi eserleri nasıl yok ettiğinin çok açık bir metaforudur. Hele rüya gibi bir sekans vardır ki; Kardinale sunulan bu defileyi anlatmak ve çözümlemek sayfalarca sürebilir. Filmin kapanışını da anmadan geçemeyeceğim, motosikletli bir gurubu Roma’nın en önemli tarihi mekanlarında dolaştırarak bitirir filmini Fellini, yorum seyircinindir.  

Yönetmenin bütün filmlerinde ya doğduğu kasaba Rimini ya da Roma mekân olarak kullanılmıştır. On yaşında evden kaçıp bir sirkte çalışır Fellini bunun etkilerini çoğu filminde görürüz. 1938’de üniversiteye kaydolur ama okula devam etmez. Bir mizah dergisine karikatürler çizer. 1939’da Roma günleri başlar. Roberto Rosselini ile tanışınca hayatının yönü sinemaya döner. Önce senaryo yazarlığı, yönetmen yardımcılığı ardından da ilk filmleri gelir, yıl 1950’dir.

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden etkilendiği ilk filmleri siyah beyazdır. Daha sonra kendi film tarzını yaratır Fellini. Onun dünyası; hayalleri, rüyaları, fantezileri ve karnaval gibi rengarenk eğlenceli tipleri ile görür görmez tanıyacağımız “Fellinivari” diyebileceğimiz bir film dünyasıdır. 1943 yılında oyuncu Giulietta Masina ile evlenir ve pek çok filminde de beraber çalışırlar (La Strada, 1954; Cabiria’nın Geceleri, 1957; Ruhların Giulietta’sı, 1965).

1963’te çektiği Sekiz Buçuk’u 2000’li yıllarda İstanbul Film Festivali’nde oğlum ve arkadaşları ile izlemiştik. İzlediğimiz sıra dışı bir filmdi. Gençler klasik anlatı sinemasına alışık olduklarından “Biz şimdi ne izledik?” diyerek çıktılar filmden. Fellini’nin başyapıtlarından sayılan bu filmi onlara anlatmak oldukça zordu. Sinema deneyimleri arttıkça Fellini farkını anlayacaklardı kuşkusuz.

Sekiz Buçuk’ta çağrışımsal görüntüler, metaforik ögelerle gizemli bir dünya yaratmıştır. Bu filminden sonra da daha serbest daha karnavalvari bir dili oluşur yönetmenin. Yeni bir filmin öncesindeki bir yönetmeni anlatır Fellini ama aslında o dönemdeki kendini anlatmaktadır ve aynı zamanda çekilecek filmin karakterlerinden biridir de. Kendini ifade etmekte zorluk çeken, yaratıcılık krizindeki yönetmenin anıları, düşleri, duyguları ve fantezileri karmaşık bir biçimde bir araya getirilmiştir. Filmin özgün bir sinema dili, olağanüstü mekanları vardır. Felli’ninin ışığı ve kamerayı kullanımı bu siyah-beyaz filmde zirve yapmıştır.  

Fellini, Sekiz Buçuk için şunları söylemiştir:

“Film benim için bile yeterince açık değildi, yapmak istediği filmin ne olduğunu artık hatırlamayan bir yönetmenin öyküsünü anlattım.”Dolce Vita”dan önce de kafamda belirsiz bir fikir vardı. Bir adamı; kronoloji gözetmeden, tüm farklı düzeylerinde, geçmişini, rüyalarını, hatıralarını, fiziksel ve ruhsal hengamelerini kurcalayarak, bu adamın evrenin kendisi olduğu izlenimini vermek. Fakat bunu çözemedim ve yerine La Dolce Vita‘yı yaptım. Sonra bir son düşündüm: Adam, tamamı ile ruhsal ve fiziksel kriz noktasında kendini bulmalıydı.”

Bu filmle yönetmen anılarını, fantezilerini ve rüyalarını açık etmiştir ama pek çok filminde öyle değil midir? Örneğin Amarcord (1973). Rimini’de geçen Amarcord ‘un kelime anlamı, İtalya’nın o yöresinin lehçesinde ‘anımsıyorum’dur. Çocukluğundan belleğinde kalan anı parçaları ve fantezileri ile nostaljik, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlenceli, sıcacık, rengarenk ve içten bir film yapmıştır Fellini. Benim en sevdiğim filmler listemde de başlarda yer alır. İlk gençlik yıllarına çıkılan bir yolculuk gibi, ergen çocukların ilk cinsel dürtüleri, kasabalı çılgın tipler, iri kalçalı ve büyük göğüslü şişman kadınlar, anı parçaları ve gülmece öğeleri başarılı bir kurgu ile birleşince harika bir film çıkar ortaya. Faşist dönemde 1930’larda geçen filmde hem din hem de faşist yönetim Fellini tarzında yerilir. Film ilkbaharın gelmesini simgeleyen kavak polenleri ardından da kasaba meydanında yakılan şenlik ateşi ile başlar. Tüm kasaba halkını bu sekansta tanıtır bize yönetmen. Kasabanın avukatı, genç Titta ve ailesi, dayısı, tüm kasabalının peşinde dolaştığı güzel Gradisca, büyük göğüslü şişman tütüncü kadın, aklı kıt genç kız, kasabanın delisi Guidizio gibi tipler geçididir bu sekans. Akdeniz insanının yapısı açıkça görülür filmde, sürekli tartışan aileler, komşuluk ilişkileri,  seyyar satıcılar vs.

Çocukların hayaletlerin dolaştığını düşündüğü eskinin pırıltılı Grand Oteli herkesin anılarında başka türlü vardır. Faşist dönemden önce çalıştığı için ve şimdi kapalı olduğundan özgürlüğün simgesi gibidir.

Filmin sonlarına yakın tüm kasabalının merakla beklediği Rex gemisini karşılama sahnesi gelir. Rex faşist yönetimin inşa ettiği bir yolcu gemisidir. Tüm kasabalı kayıklarla geminin geçeceği sahilde beklerler. Fellini bu sekansı değişik bir teknikle çekmiştir. İlk başta kayıkları gerçek denizde izleriz, havanın kararması ile sahnenin belirgin bir biçimde sette çekildiğini anlarız. Gemi karton gibidir, arkasından ışıklar görünür. Burada yönetmen açık şekilde faşist iktidarın iki yüzlülüğüne gönderme yapmıştır.

Yine filmde gençlerde, belki de tüm karakterlerde bastırılmış bir cinsellik hissedilir. Filmin en komik sahnelerinden birinde bu vurgu çok belirgindir. Titta’nın amcası Teo’nun ağaca çıktığı sahne. Ailece gidilen piknikte Teo (akıl hastanesinden izinli almışlardır onu) ağaca çıkar ve bir türlü inmez, ‘kadın istiyorum’ diye bağırmaktadır. Onu indiren ise aksi görünüşlü ufacık bir hemşiredir.

Filmde; sisli görüntüler, beyaz öküz, tavus kuşu düşsel imgeler olarak yer alır ve metaforik anlamları vardır. Düşler Fellini sinemasında temel ögelerden biridir. Gerçekleri düş gibi ya da düşleri gerçek gibi anlatır ve sınırları zorlar.

Amarcord başladığı sahne gibi şenlikli bir sahne ile, baharın tekrar gelişi ve Gradisca’nın düğünü ile biterek döngüyü tamamlamış olur.

Fellini yazısının devamı için bir ay beklemeniz gerekecek gelecek ay Tatlı Hayat’ta buluşmak üzere…

Neşe Ürel

Neşe Ürel

Tüm Yazıları