FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Feminist Mektuplar-2

Feminist Mektuplar-2

Mordoğan, 28.09.2022


MORDOĞAN KÖYÜ’NDEN, AİLEMİZİN KADINLARINA UZANAN ‘’MOR’’ HİKAYELER

Sevgili Zehra,

Bodrum dönüşü pandeminin başından beri korumaya çalıştığım annem, uçakta enfekte olunca bu kez korktuğumuzun tersi oldu ve hastalık ondan bize bulaştı. Yolculuk sırasında biz tabii ki maskeliydik ama başka takan olmayınca, sizin kadar keyifli geçmese de 90 yaşında annem, ben ve Gizem, üç kuşak koronayı da bir şekilde atlattık.

Biraz da hastalık sonrası moral kazanmak için hayatımda ilk kez Eylül sonu, ‘’sarı yaz’’ denilen dönemde Ege’nin sakin ve sessiz doğasıyla tanışmak şu sıralar benim için müthiş bir deneyim. Bomboş ve sakin kıyılar, olağanüstü renkler, denizlerin büyülü sessizliği, bulutların dağlarla buluşması bana başka bir dünyanın kapılarını açtı sanki. Sadece kedilere kalan sahillerde yürürken ve neredeyse kulaç seslerimden başka hiçbir şey duymadığım masmavi denizde yüzerken dev metropoldeki hayatımı bir kez daha sorguluyor ve coğrafyanın ve doğanın bedenin ve ruhun mutluluğuna katkısını bir kez daha, bu kez sonbaharın güzellikleriyle derinden hissediyorum.         

Şu sıralar Karaburun’a bağlı Mordoğan Köyü’nde yine annem ve 88 yaşındaki teyzemle birlikte Almanya’da yaşayan kuzenimin yeni aldığı Rumlardan kalan 150 yıllık, bir avluyla birleşen olağanüstü güzellikteki iki taş evdeyiz. Kuzenim ve ben kısa bir sonbahar tatilini ailemizin iki kuşak kadınlarını belki de son kez bir araya getirmek ve onlara yalnızlıklarını biraz olsun unutturacak, keyifli ve sıcak bir ortam yaratmak niyetiyle planladık. Yine, ‘’Bu görev ailenin boşanmış, yalnız kadınları olarak size mi düştü’’? diyebilirsiniz. Ancak bir yandan da bunun bir görev mi yoksa şefkat, yaşlılara saygı ve sevgiden kaynaklanan insani bir tercih mi olduğunu düşünüp duruyorum. Çünkü hem Almanya’da yaşayan kuzenim hem de ben bireyselliğinin farkında olan, gelenekleri sorgulayan eğitimli kadınlarız. Bir yandan bu topraklarda Batı toplumları kadar bireyselleşemediğimiz bir gerçek ancak Batı’dan farklı olarak kültürümüzde özellikle de daha geleneksel kesimlerde yaşlılara karşı farklı bir saygı ve sempati var. Örneğin İstanbul’da eve gelen yardımcılar ya da annemi zaman zaman götürdüğüm kuafördeki manikürcüler, anneme inanılmaz içten davranıyor ve şimdilerde çok yaygın olan ‘’ageism’’ (yaş ayrımcılığı) eğiliminin ve her türlü dışlamanın aksine 90 yaşındaki anneme ‘’Maviş teyzem’’ diye sevgi ve şefkat gösteriyorlar. Beni bazen çok şaşırtan bu davranışlar, annemi çok mutlu ediyor. Kuzenim Sibel ve ben de bu tatili bir görev olarak değil, bir seçim olarak gerçekten içten duygularla planladık.

Tatil boyunca onların anlattıkları aile hikayelerini dinleyip (geçmişi çok iyi hatırlıyorlar), sosyal hayata yeniden entegre olmalarını sağlamaya çalıştık. Demans ve Parkinson bu yaşların belirgin hastalıkları. Ancak sevgi ve ilgi her kapıyı açıyor ve onlardaki değişimi görmek insanı gerçekten şaşırtıyor ve sevindiriyor. Tabii bir yandan da denize girerek, yakınlardaki güzel yerleri ve koyları keşfederek ve kuzenimle ben farklı ülkelerde ve kültürlerde yaşadığımız için birbirimizi de tanımaya çalışarak bir denge sağlamaya, hem onları hem de kendimizi mutlu etmeye çalışıyoruz. 

Bu tatilin belki de benim için en ilginç yanı ailemizdeki farklı kuşaklardan kadınların hikayelerini dinlemek oldu. Bizi bazen kahkahalara boğan bazen de hüzünlenmemize neden olan bu hikayeler ve özellikle de ailemizdeki kadınların duruşu bizi çok etkiliyor. İlk kuşak büyük büyükanneler, ikinci kuşak anneanneler hepsi bir yanlarıyla sanki birer doğal ‘’feminist’’ gibiler. Akrabalık ilişkileri karışık olduğu için önce bildiğimiz ilk kuşaktaki kadınlardan bahsedeyim. Cumhuriyet öncesi çok eşlilik döneminde en büyük dedemiz ikinci eşi aldığında ilk eş bir daha bu dedeyi evine bile sokmayıp, daha önce hiç bilmediği çiftlik işlerini sahiplenmiş ve iki çocuğunu tek başına büyütmüş. Büyük dedemiz şok olmuş tabii ama bir daha kadının yüzünü bile görememiş ve yaşadığı eve adım atamamış. ‘’Bu kapı artık size ömür boyu kapalı’’ diyen bir kadını, genellikle kadının mal gibi görüldüğü, resmi nikah ya da boşanma bile olmayan bir devirde hayal etmek gerçekten zor ama bizler için gurur verici. Dedemizin evlendiği ikinci eş ise denizci olan ilk kocasıyla görmeden evlendirildiği ve sonradan adamı hiç beğenmediği için tepki olarak hamilelik sonrası artık bu adamla yaşamak istememiş. Bir süre sonra bizim büyük dedenin teklifini kabul ederek ikinci evliliğini yapmış. Ancak bu iki kadının dostluğu, dayanışması ve babaları ortak tüm çocuklara gösterdikleri eşit ve içten sevgi bize çok ilginç geliyor. Bunun da ötesi beğenilmeyip terk edilen denizci eşin de bir İtalyan hanımla evliliği ve dedemizin her iki eşinin bu İtalyan hanımla dostluğu da bizde ayrı bir şaşkınlık yarattı. Aradaki erkekler öldükten sonra ise daha da yakınlaşan bu üç kadının kurdukları bağ, dayanışma ve dostluğu bu devirde bile hayal edemiyorum. 

Gururları incindiğinde ve kendi isteği dışında yapılan zorlayıcı seçimlerde erkeklere sert tavır gösteren, aslında birbirlerine kuma konumundaki bu kadınların tüm çocukları sahiplendikleri gibi, ayrı milletten ve dinden yine kuma konumundaki başka bir kadına da sahip çıkıp tam bir kadınlar arası dayanışma göstermesi ve dost olması bugün bile çok yadırgatıcı değil mi? Mordoğan Köyü’nün adına yakışırcasına her gece ritüel gibi yemekte başlayan bu ‘’mor’’ kadın hikayeleri geç saatlere kadar bizim sorularımızla ilerleyerek sanki geçmişteki kadın atalarımızla aramızda bir bağ oluşturuyor. 

İkinci kuşak kadınlara gelince, anneannemin hayatını biraz şair Sylvia Plath’a benzetiyorum. Çok fazla roman, şiir vb. okuyan edebiyata düşkün, hassas ve çok duyarlı bir kadınmış. Ruhsal olarak anlaşamadığı dedemden ayrılmak için hiçbir gerekçesi olmadığından böyle bir şansı olamamış ve kendi koşullarında 34 yaşında hayatına son vermeyi seçmiş. Nedense ben bu seçimi zayıflık olarak değil, biraz da cesaret olarak görüyorum. Mutsuz bir hayata katlanamamak ve mücadele etmeden bu yolu seçmek çoğu kişiye doğru gelmeyebilir. Üstelik ortada ne şiddet, ne de aldatma benzeri bir durum var. Ama sadece ruhsal boşluk ve iletişimsizlik bile anneannemi bu noktaya getirebilmiş. Ne yazık ki yazdığı sayfalarca günce (hatıra defteri) kayıp. Keşke onları okuyabilseydim ve 1913 doğumlu Gelibolulu modern ve çok hoş bir kadın olan anneannemin o devirde neler düşündüğünü, çevresindeki diğer kadınlardan farkını anlayabilseydim. Daha da ilginci bu olay üzerine 14 yaşındaki annemin de ‘’romanlardan etkilenmemesi’’ için ailedeki erkeklerin anneannemin tüm romanlarını ve güncelerini yok etmesi ve anneme tüm bunların nedeninin hayal dünyası ve romanlar olduğunu hissettirmeleri. Ancak, annem belki de benim kitap okumaya düşkünlüğümü fark edince, tam tersi okumamı sonuna kadar destekleyerek ‘’hiçbir kadının ev işi yaptığı için heykelinin dikilmediğini” sık sık hatırlatarak bana zaten pek sevmediğim ev işlerini hiç yaptırmadı. Erkek kardeşim ise aynı sizdeki gibi benden daha becerikliydi. Ben hayatım boyunca hiç ilgi duymadığım ev işlerini minimum düzeyde tutmaya çalıştım hep, oysa kardeşime yemek, boşandığım eşime de çocuk bakımı nedeniyle pekâlâ madalya verilebilirdi.   

Kadınların sıradan olmayan, farklı ve güçlü duruşlarına karşın ailedeki erkekler ne yazık ki ya çapkın ya mirasyedi ya da kişiliksiz ve sıradan. Büyük dedemiz bir dönem sadece kendi zevki için Paris’e gidip aylarca zevk-i sefa içinde keyif yaparken, ailenin bu güçlü kadınları çocuklarla kalıp yaşamı devam ettirmiş. Paris öncesi gelenek diye hacca da giden bu dedenin Balkanlardan gelen ailesine verilen büyük çiftliğin geliriyle böyle gezip tozması ‘’Hacı Paris’’ lakabını almasına neden olmuş. O koca miras ne yazık ki bizlere pek ulaşamadan yok olup gitmiş.  

Mordoğan’da bu eski, antika eşyalarla döşenmiş olağanüstü taş evlerde ve muhteşem doğa içinde her gece ailemizdeki büyük neneler dışındaki diğer kadınların da duruşlarını ve kişiliklerini konuşarak hem kuşaklar arası hem de birbirimizle bir bağ kurmaya; ben toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgilendiğim, Sibel ise psikolog olduğu için farklı açılardan kadın soy ağacımızı değerlendirmeye çalışıyoruz. Üçüncü kuşağa gelince, şimdi bizimle olan 88 yaşındaki teyzem ve artık aramızda olmayan diğer teyzem de yine mutsuz evliliklerini bitirebilmiş cesur kadınlar. Tabii kuzenim ve ben de dördüncü kuşak olarak bu yolu tercih edenlerdeniz. Bunu bir marifetmiş gibi değil gerçekten mutsuz olan kadınların bir beraberliği sürdürmek istemedikleri ve kendi ayakları üzerinde durabilmeyi başardıkları için söylüyorum. 

 

Burada bizimle olan teyzemin hikayesi ise oldukça farklı. Çok severek evlendiği karizmatik, profesör eşinin eşcinsel olduğunu öğrenmesiyle biten bir evlilik hikayesi bu. Bu enişte değerli bir profesör, sanat düşkünü ve çok entelektüel bir insandı. Bir şekilde etkilendiği, ortak zevkleri olan ve iyi anlaştığı teyzemle belki de toplumsal baskılar yüzünden ve kendini gizlemek için 38 yaşlarında evlenmeyi seçmiş. Onunla başka bir şekilde bağ kuramayacağından, o dönemde tek seçenek evlilik kurumu olmuş da olabilir. Ancak teyzem için durum tabii ki farklıydı ve bu evliliğin yarattığı hayal kırıklığı doğal olarak boşanmayla sonuçlandı. Şimdi Almanya’daki trans modasını ve hikayelerini duyunca yine Almanya‘da 70’li yılların başında bir üniversitede hoca olan bu eniştenin ne kadar zorluk çektiğini ve bu gizlilik yüzünden teyzemin de hayatının nasıl mahvolduğunu düşünüyorum. Oysa queer bir dünya düzeninde belki birbirlerine olan sempatileri evliliğe dönüşmek zorunda kalmadan arkadaşlıkları devam edebilecekti. Üstelik diğer erkeklere pek benzemeyen bu zarif ve entelektüel enişte ergenliğimde benim için tam olması gereken bir rol modeldi. Aşkın cinsiyetinin olduğu ve kadınlara evlilik dışında bir seçenek sunulmayan bir dünyada teyzem bu kadar hayal kırıklığının üzerine yalnızlığı seçerek tepki gösterirken, diğer teyzem Milli Eğitim Müdürü yine karizmatik eşinin ruhsal şiddetine ve duyarsızlığına dayanamayarak boşanıp edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra gecesini gündüzüne katıp, özel ders vererek çocuğunun tüm bakımını üstlendiği zorlu bir yolu seçti. Annem ise aşırı fedakarlığı ve hayata karşı olumlu bakışıyla otoriter ve sert bir asker eşle evliliğini yürütebilen, ancak gerçek kişiliğini 55 yaşında babamı kaybedince bulup, hayatına sahip çıkarak kendi dünyasını bir şekilde yeniden kurmayı başaran bir kadın. Türkiye’de ve dünyada gidebileceği her yere seyahat ederek gezme merakını giderdi; dul arkadaşlarını da evden çıkarıp, sosyalleşmelerini sağladı; ayrıca sosyal sorumluluk alanında uğraşlar edindi. En büyük teyze ise küçüklüğünde çok sevdiği komşunun oğlunu unutamadığı için o dönemde kendi iradesiyle ‘’evde kalmayı’’ seçmiş, sırf evli olmak için evlenmeyi reddetmiş. Ancak tamamen tesadüf eseri olarak Paris’te rastladığı bu eniştemizle 45 yaşından sonra evlenerek 82 yaşına kadar ülkesini bırakıp yine Paris’te çok mutlu bir birlikteliği sürdürmüştü.  

 

Adını morun tonları içinden doğan güneşten ve 40 farklı mor çiçeğin varlığından alan Mordoğan Köyü’nde tanıdığım birkaç kadın da beni çok etkiledi.  85 yaşında yalnız yaşayan ve tüm işini kendi yapan, evlat ve torun acısına rağmen hala varlığını ayakta ve güçlü tutabilen Necla ninenin yaşama sevinci örneğin.   

Köydeki kadınların çoğu mütevazi yaşam koşullarına karşın açlıkla mücadele eden çok sayıda kedi köpeği de beslemeye çalışıyor. Bu köyde kupkuru ekmek yiyen aç kediler gördüm ve tıpkı Turgutreis’teki gibi yine kediler üzerinden ülkemizdeki ekonomik krizi daha da derinden fark ettim. Köyde İnek besleyebilen ve süt satan sadece tek bir kadın kalmıştı. Kısırlaştırılamadığı için çoğalan kediler ise burada gerçekten son derece ciddi bir sorun. Bunlardan en küçüğünü ve sevgiye muhtaç olanını köyün 4,5 kilometre uzağında deniz kenarında yaşayan ve bir sürü kediye bakan bir aileye teslim ettik. Sahibi tarafından iki ay önce bırakılan çok özel Silver adını verdiğimiz bir cins kediye de sevgi gösterip bu travmayı aşması için destek olunca diğer kedilerle mücadele edebilecek ve dışlanmasını önleyecek özgüveni kazandırdık. Son olarak, büyük boy bir kedi maması alarak komşuya bırakmak da biraz olsun vicdanımızı rahatlattı.

 

Gelelim trans modasına… Daha eşcinselliğin bile temsil düzeyinde kabul edilmediği, LGBTİ+ onur yürüyüşlerinin polis tarafından engellendiği bir ülkede, hele ki komşumuz İran’da son sıralarda yaşanan kadın direnişini ve unutamadığım uçuşan saçlarla oluşan bayrak imgesini düşünürken, özellikle Almanya’da trans olmaya çalışan genç kızlar hakkında ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi inan bilemiyorum. Çok araştırmadığım halde, bizde bunun tam tersinin geçerli olduğunu ve az sayıda da olsa erkeklerin daha çok bu ameliyatları yaptırdıklarını biliyorum. Bunun nedeninin de ülkemizde erkek eşcinselliğini yaşayamayanların belki de bu yola gittiklerini düşünmem. Kadın örneklerin çok olamayacağı fikrim ise kadın eşcinselliğinin görünmezliği ve toplumumuzda tamamen yok sayılmasından kaynaklanıyor. Ülkemizde iki kadının birlikte yaşamasının, ev paylaşmasının evlilik dışı heteroseksüel ilişkilerden daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de kadınlar cinsiyet değiştirmeye falan uğraşmıyordur. Tabii gerçek translardan bahsetmiyorum. Ayrıca bu işin ekonomik yükünü de enflasyonun tavan yaptığı bir ülkede hayal etmek bile zor. Ancak ülkemizde aktivizm açısından LGBTİ+ hareketin her türlü politik değişim yolunda ciddiye alınması gerektiğini ve gerçekten de etkili olduğunu düşünüyorum. Son olarak Gezi Direnişi ve Boğaziçi Üniversitesi protestolarında hareketin görünürlüğü ve etkisi gerçekten tartışılamaz. Yasaklanan ve şiddetle bastırılmaya çalışılan son onur yürüyüşü ve şu sıralarda buna karşı homofobik örgütlenmeler ve yürüyüşlere izin verilmesi de bizdeki daha öncelikli konular. Bu arada burada olduğum için İstanbul’daki muhteşem gökkuşağını göremedim ama bu görüntü sanki doğanın da harekete destek verdiğinin, doğada var olan bir duruma engel olunamayacağının çok şiirsel bir göstergesi gibi olmuş. 

Alice Schwarzer’i de okumak isterim tabii. Her iki cinse de dayatılan beden ölçüleri vb. takıntılar yüzünden ameliyat noktasına varan kişisel tercih son derece sağlıksız görünüyor bana da. Ancak eğer tıp ve teknoloji ilerlediyse, silah yapımından daha insani olan bir amaç   uğruna, bireyin istediği bedende yaşama hakkı için de kullanılabilmeli. Ama bunun bir moda olması yine kapitalizme yarayan, yeni sektörler yaratacak korkunç bir durum gibi geliyor bana. Bir toplumcu olarak olumsuz anlamda ‘’kapitalizmde çareler tükenmez’’ tümcesini anımsayarak bitirmek istiyorum bu mektubumu. Tüketim toplumunun doğaya aykırı tüm çılgınlıkları kanunlarla da desteklenerek sistemin çarklarını döndürmeye devam ediyor ve ötekileri bile içinde eritmeye, sisteme entegre etmeye çalışıyor. Oysa, insana yakışır bir düzende, baskılara gerek kalmadan özgürce seçilen ve yaşanan cinsel kimlikler, sosyal devlet anlayışı içinde bu kanunlara da bu operasyonlara da ve bu garip modaya da hiç gerek olmayacak biçimde özgürce nefes alabileceklerdi.                        

Ben şimdilik 40 farklı mor çiçeğin olduğu bir köyden sana yazarken, bunca farklılığı tüm renkler için düşündüğümüzde ne kadar zengin bir yaşantımız olabileceğini ve bunun sadece cinsel tercihlere değil, hayatın özgürce algılanıp yeniden üretilebileceği sonsuz değişime neden olabileceğini de düşünüyorum. İran’da ölümü göze alarak sokaklarda saçlarını özgürce açan kadınların mücadelesini ise sadece moda olan ve ‘’özgürlük’’ ve ‘’seçim’’ olarak algılanan trans operasyonlarından ve bu yoldaki kanunlardan çok daha önemli ve değerli buluyorum.

Sevgiyle ve sonbaharın güzel renkleriyle kal.    

Tijen 

Tijen Savaşkan

Tijen Savaşkan

Tüm Yazıları