FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Feminist Mektuplar-2

Feminist Mektuplar-2

Köln, 10.8.2022

 

On parmağında on marifet olan kadınlar, trans çılgınlığı ve başka konular….

Tijencim merhaba,

Kos dönüşü elime geçen mektubunu keyifle okudum. Kedi Kaşarcı’ya da çok güldüm, aslında en iyi öğretmen hayat. Kaşarcı da hayatın getirdiklerine ayak uydurmasını öğrenecek, başka çaresi yok. Sadece Kaşarcı mı? Kadınlar da kendilerini ezdirmeden hayata tutunmasını öğrenecek. Turgutreis’de aileleri için saçlarını süpürge eden kadınları anlatıyorsun, kendini de katarak; kadınlar tatili erkeklerden çok daha farklı yaşıyor olmalılar, stresli bir yaşam. Ama bunda kendilerinin payı hiç yok mu, sen söyle?  İkisi de mimar olan arkadaşlarım var, kadın kocasının mutfağa girmesine dayanamıyor bile, adam da oh ne ala, parmağının ucunu bile oynatmıyor. Yüzleşme oyunumda oynayan kadın oyuncularımızdan biri oyun oynamadığı ve ders vermediği zamanlarda kendini bütünüyle ev işlerine adamış, anlattığına göre kızı, annesi babası hepsinin sorumluluğu onda olduğu gibi, koca evi de tek başına çeviriyor. Eşinden ayrılmış olduğu için herkes, her işi doğal olarak ondan bekliyor. İyi de kadınlar yaratıcı gizilgüçlerini kendilerine dayatılan ağır işçi rolünden kurtulmak için kullanamazlar mı, bu kadar mı olanaksız bir şey bu? Bence en büyük sorun ne biliyor musun? Kadınlar ataerkilliği öyle içselleştirmişler ki her işi üstlenmekten düpedüz gurur duyuyorlar. Ne becerikli kadın! Hem çocuk yetiştiriyor hem ailesine bakıyor hem evi döndürüyor hem para kazanıyor hem ders veriyor hem de sahneye çıkıyor durumu. 

Biz çocukken, annem her tür ailevi sorunu çözdüğü gibi İstanbul Tübingen arası kilometrelerce yolu  minik Volkswagen’imizle gıkı bile çıkmadan kaç kere gidip geldiği için babam onun en güzel madalyaları hak ettiğini söylerdi. Yok yok Tijen madalya istemem ben, on parmağında on marifet olan kadın dayatmasını kabul etmektense, dünyanın en beceriksiz kadını olmaya razıyım. Ama bak tersi olabilir, yani “her işe yarayan erkek madalyası”nı seve seve veririm. Başkaları ne mi der? Öff şu mahalle baskısı ya, hele kadının kadına yaptığı baskı, hepsi beter olsun. Anlattığına göre Turgutreis’teki yaşam senin için de pek kolay olmamış, ama şimdi yine şehre döndükten sonra işler daha da zorlaşacak.  Deniz kenarında çektiğim şu fotoğrafı görüyor musun? Mavi ipler kadının ataerkil dünyada bağlanmasını simgeliyor. Ama iplerin rengi öyle güzel ki kadınların birçoğu bağlı olduklarını fark etmiyorlar bile.

İkimiz de güzel bir deniz tatilinden sonra döndük yine büyük kentin sıcağına, ama nerede olursa olsun yaz aylarına bayılıyorum ben. Gerçi burada hava son günlerde neredeyse kırk dereceydi, sanki yerlerden dumanlar çıkıyor ama evimiz serin sayılır. Kos’tan dönüşte insanların maskesiz dolaştığı o boğucu hava alanında koronaya yakalandık ama. Biliyorsun maskeden vazgeçen önce erkekler oldu (erkek adama bir şey olur mu?), şimdi kadınlar da katıldılar. Bu kadar önlemden sonra üç yıl sonra bizi de ele geçirdi bu ne olduğu belirsiz virüs. On bir gün evde kapandık ama bir iki gün hafif bir kırıklıktan başka hiçbir şeyimiz olmadığı için kitap okuyarak, film izleyerek, şakalaşıp gülerek, dışarıdan birbirinden leziz yemekler ısmarlayarak, şarap içerek neredeyse her günü bayram gibi yaşadık. Hayat ne güzel, nefes almak ne güzel!

Bugünlerde harıl harıl feminist Alice Schwarzer’i okuyorum. Geçen mektubumda da söz etmiştim ya ondan. Almanya’nın gündeminden hiç çıkmıyor son günlerde, önce Ukrayna savaşı şimdide translara ilişkin görüşleriyle ortalığı dağıttı. Konu translar. İsviçre’de yeni kabul edilen Almanya’da da kabul edilmesi beklenen yeni bir yasaya göre gençler on altı yaşından sonra kendi cinsiyetlerini kendi belirleyebilecekler. Bu şu anlama geliyor; ergenlik çağındaki bir genç bedeninden memnun değilse rahatlıkla cinsiyet değiştirebiliyor. Bunu talep edenler de son verilere göre en çok genç kızlar. Böylece cinsiyet değiştirme de tıpkı güzellik ameliyatı gibi çok doğal bir olgu. Schwarzer translarla ilgili son kitabında görünüşte çok liberal gibi görünen bu yasanın içyüzünü sergiliyor. Yaptığı araştırmada yanlış bedende doğmuş gerçek transların yanı sıra ki (bunların sayısı inanılmayacak derecede az) çakma translarda odaklaşıyor ki bunlar sayıları günden güne artan genç kızlar. Bu açıdan da kadınlara şişirilmiş dudaklar, hokka burunlar, gerilmiş yanaklarla bir örnek, son moda yüzleri pazarlayan estetik ameliyatı modası gibi bir trans modası da söz konusu. Bugünkü güzellik ölçütlerine uymayan, kendini dışlanmış hisseden ya da kendi cinsinden birine aşık olan bir genç kız kolaylıkla cinsiyet değiştirmeye kadar ileri gidebiliyor. Bunun da nedeni hem kız  hem de erkek çocuklara belli normları dayatan eril bir anlayışın toplumda giderek ağırlık kazanması; hem de insanı bir para kazanma nesnesi olarak gören bu açıdan da çocuk haklarını bile çiğneyen tüketim toplumu. Bu konu üzerine düşünürken sadece bizim gibi ataerkil ve cinsiyetçi toplumlarda değil, Avrupa’nın merkezinde de cinsiyetçi yaklaşımların ön planda olduğunu düşündüm. Kız çocuklarına erkeklerle eşit hakları olduğu öğretilse bile onlara dayatılan aşırı ince beden modası birçok genç kızın kendini mutsuz hissetmesine yol açıyor. Nitekim birçok genç kız anoreksiya hastalığına yakalanıyor, bu hastalığın sonucunda bazıları yaşamını bile yitiriyor. A.Schwarzer’in dediği;  kız ve erkek çocukların bu tür cinsiyetçi rollere sürüklenmedikleri,  sözgelimi  kızların tığ gibi ince erkeklerin pazulu bedenli olmadıkları, bebeklerin  cinsiyetlerine göre pembe ya mavi renklere kilitlenmedikleri bir toplum nasıl olurdu ? Neden bir genç kız başka bir kızdan hoşlanmasın? Neden sevginin, aşkın, cinselliğin bin bir çeşidi yaşanmasın? Bunun zararı kime? Biz çocukken erkek kardeşimin çok sevdiği kırmızı saçlı çilli bir bebeği vardı ben ise vurdulu kırdılı oyunlara, özellikle de ok atmaya bayılırdım. Kardeşim mutfakta anneme yardım etmeyi sever, çok güzel yemek pişirirdi, bugün de çok iyi bir aşçıdır. Benim ise ne yemek pişirmeyle ne de ev işleriyle aram hoştur.  

Annemle babamı sevgiyle anarken çocukluğumuzda bize belli rollerin dayatılmamasını bir şans olarak görüyorum. Ama büyük olasılıkla kendi cinsimizden birine aşık olsaydık ailemizin hoş görüsünün de sınırlarını hissedecektik. Ben de A. Schwarzer gibi çocuk eğitiminde hiçbir sınırın olmadığı bir dünyayı hayal ediyorum. Ve şuna inanıyorum ki insanların kendilerini, iç dünyalarını, bedenlerini keşfetmelerine izin verildiği, kendilerini geliştirebildikleri, sevgi ve aşkı istedikleri gibi yaşadıkları bir toplumda ne zorlama estetik ameliyatları ne de trans modası olurdu. Psikolog Gökhan Çınar’ın bir programında izlemiştim bir erkek, erkek bedeninde mutsuz olduğu için kadın trans oluyor, trans olarak da mutlu olmadığı için estetik ameliyatlara milyonlarca lira harcıyor. Tek istediği dünyanın en güzel kadını olabilmek. Kim bilir, belki de bu kadının çocukken erkek olarak yaşadığı acılar,  ataerkilliğin dayattığı erkek normlarına uymadığı için ailesi, okuldaki arkadaşları tarafından dışlanması, alay edilmesi, onu trans olmaya yönlendirmişti. Belki de biyolojik translıkla hiçbir ilgisi yoktu. İnsanların özgürce yaşayabildikleri farklı bir toplumda, belki de İsveç’te o da bir erkek olarak sürdürecekti yaşamını, belki eşcinsel ya da biseksüel olacaktı ama hiçbir ilişkisini gizlemek zorunda kalmayacaktı, yaşamını dilediği gibi biçimlendirebilecekti. 

Schwarzer’in görüşleri benim için çok yol açıcı olmakla birlikte bizi çok aştığını düşünüyorum. Düşünsene, bizde değil bu tür konuları tartışmak, kadınların eril sistemi nasıl içselleştirdiklerine dikkati çekmek bile sorun yaratabiliyor. Ama bu konuya bir dahaki mektubumda değineceğim. Trans modası üzerine görüşlerini merakla bekliyorum.

Sevgiyle

 

Zehra

Zehra İpşiroğlu

Zehra İpşiroğlu

Tüm Yazıları