FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Feminist Mektuplar-3: Başlangıçların Mucizesi

Feminist Mektuplar-3: Başlangıçların Mucizesi

Sevgili Zehra,

Yaz tatili ve güzel sonbahar günlerinin keyifli anlarından söz ettiğimiz mektuplarımızdan sonra, sanki birden hayatlarımızda sonbaharın sert rüzgarları esmeye başladı. Yaşamın inişli çıkışlı yollarında ilerlerken zaman zaman kendimizi çaresiz ya da umutsuz hissettiğimiz anlar hep oluyordu ancak şimdilerde geçmişe göre sanki biraz daha fazla. Genellememekle beraber sağlık sorunlarının keyifli anlarımıza, üretim süreçlerimize ve gelecek umutlarımıza daha fazla eşlik edeceği yaşlara geldik sanıyorum. Kendimizde ya da sevdiklerimizde yaşadığımız olumsuz gelişmeler ve tabii ki ülke olarak yaşadığımız toplumsal travmalarımız ve ağır sorunlarımız bu duyguyu daha da güçlendiriyor.  

Mektubuma böyle başlamamın nedeni sevgili Berin’in geçirdiği kazanın bende yarattığı şok ve üzüntü sanırım. Arkadaşlarıyla dağ tepe çok keyifle gezdiği şu günlerde yaşadığı talihsiz kaza hepimizi çok üzdü. Berin’in sımsıcak kalbinden diline dökülen paylaşımları, içten ve sahici üslubu, her türlü olumlu olumsuz yaşantıyı paylaşırken öne çıkan umudu, güne bambaşka başlamamı sağlıyormuş. Onun en basit bir sosyal medya paylaşımının bile hayatımda bu kadar derin ve anlamlı bir yer kapladığını fark edince şaşırdım. Benim yeni katıldığım ve hamurunu sevgili Berin’in kardığı bir üretim alanına, Femtrak’a beni de davet etmesiyle bu iletişim daha da güçlendi. Berin’in hastaneden bizi rahatlatmak için zorlukla konuştuğu whatsapp grup mesajlarıyla iyi haberlerini almaya devam ederken, onun kimliğinde dostlukların değerini ve bize kattıklarını bir kez daha anladım. En kısa sürede yine eski neşesiyle bizleri birleştirmesini ve sarmalamasını en içten duygularımla diliyorum.

Ben ufak tefek sağlık problemlerinin eşliğinde sezon oyunlarını keşfetmeye ve dergi için malzeme toplamaya başladım. Dosya konumuz senin de bildiğin gibi bu günlerde çok gündemde olan otobiyografik tiyatro oyunları ama bunu diğer sezonlardan farklı kılan oyuncunun çoğunlukla kendi hayatını oynaması. Biliyorsun biz de dergimizde dosya konusu olarak Virginia Woolf’tan esinlenerek ‘’Kendine Ait Bir Oyun’’ başlığında anlaştık. Gördüğüm oyunlardan biri toplumsal cinsiyet vurgusunun farklı bir izlekten ve alışılmadık bir şekilde gerçekleşen performansı. Gebe adlı oyun/ performans, Üç hamile kadın oyuncunun sahnede seyirciyle buluştuğu ve bu süreçte yaşadıklarını paylaştığı çok özel bir proje. 

İstanbul’un döl yatağı/ rahimi sayılabilecek Yerebatan Sarnıcı’nda sergilenen bu oyun mekâna o kadar uygun ki… Dar merdivenlerden aşağı inerken gittikçe ısınan nemli, sıcak ve yarı karanlık bir atmosfere giriyoruz. Dev bir iç organ gibi görünen sarnıçtaki kalın sütunlar, damarlar gibi. Yeni düzenlenen mekâna yerleştirilen soyut/somut sanat eserleri döl yatağı sıvısının içindeki organik yapılara benziyor. Nihayet yılan saçlı Medusa ve dev gölgesiyle karşılaşıyoruz. Bazı heykeller ve el gibi beden uzuvları atmosferi daha da dişil yapan bir etkiye sahip. Sarnıcın labirentlerinde dolaşırken yerde bir örtü üzerinde mumlar, tütsüler ve bir çanağa dokunarak ses çıkaran gereçle müzik yapan şaman görünümlü bir kadın ve bu kadın sesinin mekânın akustiğinde çıkardığı etkileyici titreşimler karşılıyor bizi. Dil yok, söz yok. Ama ezgi etkileyici. Dil öncesi annenin ‘’dilinin’’ sesi gibi. Artık sıcak, kırmızımsı tonda ve nemli döl yatağının içinde bir de kadın sesi tarafından sarmalanarak ve dışarıdaki ortamdan farklı soluk almaya başladığımız bir duyguyla oyun alanına geçiyoruz.         

Derken üç hamile oyuncu yerlerine oturup anlatmaya başlıyorlar. Burada anneliğin kutsallığından çok hayatın başlangıcının neden hiç tiyatro konusu olmadığı, hamile kadının sosyal hayattan nasıl dışlandığı, sokaklarda ayıplandığı istediğini giyememesi, yiyememesi, herkesin bilir bilmez saçma sapan öğütleriyle nasıl bunaldığı ve daha bir sürü bilinen /bilinmeyenle ilgili laflar, sözler, yargılar akıyor. Bu kez de oyuncuların deneyiminden yola çıkılarak yazılan metin bizi bir anda sarmalıyor. Çünkü yazar, oyuncuların yaşadıklarından oluşturmuş metnini. Bebeğinin kız olduğunu öğrenen oyuncuların bugün bile nasıl olumsuz tepkilerle karşılaştığı ve bebek fikrinin olumlu olumsuz her yönden sorgulandığı çok akıcı, zaman zaman kendileri olarak, bazen role girilen, bazen de küçük monolog ya da diyaloglarla ilerleyen oyun hemen içine alıyor seyirciyi. Bir kadın deneyiminin ve yaşamın başlangıcının bu açıdan hiç sahneye gelmeyişinden öte, hamile bir oyuncunun uzun süre mesleğine ara vermek zorunda kaldığı her şeyden uzaklaştığı bir sistemin varlığını fark ediyoruz. Şişkin karınlarını neredeyse bir oyuncu gibi çekinmeden bizlerle paylaşan kadınlar, doğumlarına 40 gün gibi bir zaman kalmasına rağmen hala sahnedeler ve daha bir süre olmaya devam edecekler. Tabii projenin süresini doğa sınırlıyor. Ancak en güzeli yaşamın sürmesi gibi bundan sonra hamile olan tüm kadın oyuncuların oyunu sürdürebilmesi için açık bir metin olması ve en azından bu oyunla mesleklerine uzun süre devam etme olasılığı.

Aslında 6 canlı var karşımızda. Bu bağlamda kadının bu dönemde bedeniyle iletişimi de farklı pencerelerden yansıyor seyirciye. Öğretilenlerin, inanılanların kutsallık hikayelerinin tersine bazen bedenlerinin bir canavar tarafından ele geçirilişi ve artık kontrol edemedikleri fiziksel ve ruhsal varlıklarıyla da çatışıyor kadınlar. Hormonal süreçlerin sonucu kaygılar da bu deneyimin ürünü. Her açıdan hiç çekinmeden paylaşılan bu süreç, seyirciyi de sorgulatan, düşündüren metin, birçok bakış açısı ve duygu  içeriyor. Bu arada eril sistemin tüm mekanizmaları da bu deneyimler aracılığıyla ifşa edilip duruyor. Babyshower modasının tüketim toplumu vurgusundan, saçma geleneklere, prenses doğurmak istemeyen oyuncuların anneleriyle iç çatışmalarına, patronların iş dünyasında hamile çalışanlarına tavırlarına kadar uzanıyor bu ifşalar. Ayrıca kadının bu süreçte toplumdan iki kat daha dışlanması ya da gereksiz yüceltilmesi, ahlak, din baskısının hamile kadını engelli, suçlu gibi görüp eve kapamasına dek her şey var oyunda. 

Çıplak şişkin karınlar da role girmişçesine gözümüze yepyeni bir tiyatral imge eklerken oyun bitiyor ve girdiğimiz merdivenlerden, döl yolundan çıkar gibi yukarı, Sultanahmet Meydanı’na, göğe uzanan cami kubbeleri ve minareleriyle, tarihi dikilitaşlarıyla bol bol fallik imgeyi çağrıştıran eril dünyaya  çıkıyoruz. Artık bizi sarmalayan nemli, ıslak karanlık döl yatağı, geleceği ve hayatı içinde taşıyan kadınların bedeni ve sesleri yok. Dışarıda her milletten her dilden eril bir dünya var. Bir an bu dünyaya alışmak için zorlandım. Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin tedirginliğini bedenimde duyumsadım. İçeride hafif gevşemiş, ısınmış, rahatlamış ve bu ortamı solumuş bedenim biraz üşüdü, gerildi.   

Mektubumu hayatın başlangıcıyla ilgili bir tiyatro oyunuyla, üstelik kadınların sesinin duyulduğu bir oyunla sürdürmemin nedeni biraz moralsiz olduğumuz bu günlerde belki de Hannah Arendt’in başlangıcı, doğumu ve eylemi öne çıkararak ölüme karşı yaşamı güvence altına aldığı felsefesini hatırlamaktı.

Yeni başlangıçlar ve üretkenliğimiz devam ettikçe umudumuzu bir şekilde canlı tutabiliyoruz. Hayatın bize getirdiklerini kabul ederek ama mücadelemizi de sonuna dek sürdürerek her koşulda ve zamanda hep yeniden başlayabilecek gücümüz olduğunu hatırlamamız gerekiyor. 

Mektubuma burada son verirken başlangıçların mucizesini hep içinde duyumsamanı diliyorum.  

Sevgiyle kal.

Tijen

Tijen Savaşkan

Tijen Savaşkan

Tüm Yazıları