FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Feminist Mektuplar – 3: İran’da kadınların başkaldırısı, alabora olan dengeler ve kış fırtınaları

Feminist Mektuplar – 3: İran’da kadınların başkaldırısı, alabora olan dengeler ve kış fırtınaları

İstanbul, 1.11.2022

Tijencim merhaba,

Bizim, yani eşim Norbert’in  ve benim hayatımızda şu an sonbahar değil, kış fırtınaları esiyor, gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, dahası bastığımız yer sarsılıyor, neye uğradığımızı şaşırdık. Onun için de uzun bir süredir çok yakın arkadaşlarım dışında  kimseyle, seninle bile  haberleşemiyorum. Sağlık sorunlarının insanı belli bir yaştan sonra ele geçirmesi çok doğal da bu, sorunun ne olduğuna bağlı. Bugün tıp öyle ilerlemiş ki, çözüm bulunmayacak sorun yok gibi. Ama işte öyle değil, öyle ağır ve ender hastalıklar var ki elin kolun bağlanıyor. Bu nedenle öylesine kendi derdimize düştük ki,  Berin’in geçirdiği ağır kazanın çok geç farkına vardım. Korkunç bir kaza, ama yine kötünün iyisini yaşamış  sevgili arkadaşım ve eminim bir an önce toparlanacak. Şimdi arkadaşları da yanında. Hafize’yi başucunda görünce içim ne kadar rahat etti. Pek yakında çıkacaktır hastaneden.

Annem bana senin yaşına geldiğimde “Kızım sen artık genç yaşlı oldun”demişti. “Yetmiş ortalarına vardığında orta yaşlı olacaksın, seksen beşten sonra da yaşlı, kendine iyi bak ve iyi ve yaşam standardını düşürmeden yaşamaya çalış”. Ben de orta yaşlılığa yeni giren biri olarak sana annemin sözlerini aktarabilirim Tijencim. Genç yaşlılığının tadını çıkart, kendine tabii ki dikkat et ama sakın buluttan nem kapan biri de olma. Doğrusu bu konuda Berin bize örnek olabilir. En zor zamanlarda bile kuyruğunu dik tutmayı çok iyi biliyor çünkü. Umarım  en kısa sürede onunla  İstanbul, Köln ya da Essen’de kucaklaşırız. Yazın benim Cihangir’deki evimin bahçesinde üçümüz belgeselci arkadaşımız Emel Çelebi ile birlikte ne güzel bir araya gelmiştik değil mi?  İnşallah bu tür güzel anları yeniden yakalarız. 

Yaşamda çok karanlık ve güç günler devreye girince, yaşadığımız âna iyice odaklanmak, geleceğe kafayı takmamak gerekiyor. Ben de şu günlerde Norbert’le birlikte evimin, bahçemin, boğazın, güneşin tadını çıkartıyorum. Bugün Beşiktaş’ta denizin üstündeki kahvelerden birinde çay içerken denizde yıldızlar ışık saçıyordu. Deniz, martılar, uzaktan ağır ağır süzülen bir balıkçı teknesi bizi öylesine sarıp sarmaladı ki inan bütün kaygı ve korkularımız bir anda uçup gitti. İnsan beyni ne tuhaf, en zor zamanlarda bile iyileştirici bir güç üretebiliyor.

Sonbaharda biliyorsun Olimpos Çıralı’daydık. Ama orası da bu sefer eskisi gibi güzel değildi.

Otuz yıldır gidiyoruz oraya. Bu yıl herhalde ekonomik sıkıntıdan dolayı ilk kez bir çöküş yaşadık. Önce çiçekler yok oldu. Yemyeşil limon, mandalina ve ceviz ağaçları, palmiyeler durumu kurtarsalar bile cennetten kovulduğumuz kesindi. Sonra bir erkek kedi civcivleri yemeye başladı. Dokuz civcivle dolaşan ana tavuğun civcivleri her gün azalıyordu. Sonunda sarı kediyi suçüstü yakalayınca Norbert bisikletle uzaklara götürdü, bu şekilde son civcivi kurtardık. İşin tuhafı henüz çok genç olan katil kedinin dünyanın en güzel ve sevimli kedisi olması, sokulgan, tatlı bir şey. (Michael Haneke’nin Ölümcül Oyunlar filmini hatırladım,  yazlık bir villaya girip orada yaşayan aileyi öldürerek evi kan gölüne çeviren katilleri, son derecede yakışıklı, sevimli, güzel çocuklar olarak canlandırmıştı Haneke.)

Ama katil kedi ne yazık ki bir kaç gün sonra dönüp son civcivi de midesine indirdi. Ne kadar üzüldüğümüzü anlatamam çünkü burada civcivler, kediler, köpekler hep bir arada büyüyorlar ve yaşıyorlar, Olimpos’un belki de en belirgin özelliği hayvanların, insanların, herkesin denge ve mutluluk içinde birbiriyle kaynaşması. Bakıyorsun bir kedi koca bir köpekle koyun koyuna uyuyor ya da  tavuklar korkmadan kedilere yaklaşıyorlar. Bu olay bir şeylerin bozulduğunun habercisiydi sanki. Bu yıl kaldığımız butik otelde çalışanlarda da bir tuhaflık vardı. Ne teker teker yok olan civcivlerle ilgilendiler ne de katil kediyle. Ali bilgisayar programlama okuyor, Zozan iç mimarlık, Arzu da film okumuş, bir de  Gürcü yardımcılar vardı. Ali bütün gün sırt üstü yatıp  cep telefonuyla oynarken, kızlar alı al moru mor her işe koşuyorlardı. Önce katil kediye, sonra da Ali’ye ciddi taktım. İlk kez ters giden, belki de tükenen bir şeyler hissettik Olimpos’ta… Ben biliyorsun senin gibiyimdir, gençlerle hemen çok iyi anlaşırım, bu kez onlarla konuşurken hayatımda ilk kez gençlerle aramda saydam bir duvar hissettim. Sanırım mutsuzlardı, yanlış yerdeyiz duygusu, gelecek kaygısı, kim bilir… Bana sanki bu mutsuzluk, kedilere, çiçeklere her şeye yansıyor gibi geldi. Ama denizde yüzerken güneşin, suyun içindeki ışık oyunlarını izlerken her şeyi unutuyordum. Sonbahar denizi ayna gibi. Mavi, yeşil, türkuaz pırıltılar içinde. Her sabah ve akşam yarım saat yüzüyor ve Hatırlayamadıklarımız romanım üstüne çalışıyordum. Denizin insana verdiği enerji müthiş…Şimdi sana bu satırları yazarken içimdeki kış beni çoktan ele geçirdiğinden denizi büsbütün özlüyorum. 

İzlediğin oyun çok ilginç olmalı. Tabii Yerebatan Sarnıcı gibi bir mekânın nasıl büyüleyici olabileceğini gözümün önünde çok iyi canlandırabiliyorum. Oranın çok gizemli, tuhaf bir ruhu var. Bu oyun da sanki oraya çok yakışmış. Ama sen acaba başka bir yerde izleseydin de bu kadar etkilenebilir miydin, ne dersin? Biliyorsun benim de tiyatronun büyüleyici yanı çok hoşuma gidiyor. Geçenlerde Tiyatro Festivali’nde izlediğimiz Kipling’in romanından uyarlanan Yağmur Ormanı’ndan da çok etkilendim. Dev ekrandaki animasyon sahneleri ile dans ve müziğin karışımı gerçekten büyüleyiciydi. Öte yandan tiyatronun düşünsel yanı, bu oyun bana ne söylüyor, ne anlatıyor düşüncesi de bakışımı ister istemez çok belirliyor. Bu oyunda sahnedeki oyuncular gerçek hamile mi? Onu anlamadım, öyleyse kurmaca ile gerçeğin içiçe örüldüğü bir deneysel çalışma mı bu?  Oyunda oyuncuların doğaçlamayla doğurma, doğurganlık, gebe kalma ile ilgili kendi duygularını kaleme almış olmaları sence yeterli miydi? Yani düşünsel olarak sana bir şeyler kattı mı, yoksa  sakalı uzamış, bildiğimiz şeyler miydi? Son zamanlarda gittiğim oyunlarda bu soruyu sorduğumda hep bir hoşnutsuzluk  hissediyorum. Öte yandan böyle bir konunun ele alınması bile cesur bir adım bence. Annem anlatırdı bana, hamileyken İtalya’daymışlar, sokakta ona baktıklarında utancından yerin dibine girermiş. Ama günlük yaşamda İtalyanların gebe bir kadına gösterdikleri saygı onun bu utancını yenmesini sağlamış. Bana bunu anlattığında çok şaşırmış gebe kalmaktan utanmayı ise hiç anlayamamıştım.

Son zamanlarda İran’daki gelişmeleri izliyorum heyecanla. Tabii bu konuda bizde doğru düzgün bir şey bulmak hiç de kolay değil, internetten Alman TV’sini izliyorum ama bizimkilerin eli herhalde oraya da uzanmış ki ZDF program durmadan arızaya geçiyordu.  Kadınlar başörtüsü eylemiyle kendilerini baskı altına alan her şeye savaş açarak tarihte yeni bir sayfa açıyorlar. Şu günlerde kadınların yüzde altmışı her an şiddetle karşılaşmayı, işkence görmeyi, ahlak polisi tarafından içeri alınmayı belki de öldürülmeyi göz önüne alarak korkusuzca başörtüsüz dolaşıyor sokaklarda. Kadını hiçe sayan İslâmi sistemin duvarları yavaş yavaş çatlamaya başlıyor. Yapılan araştırmalara göre dine bağlı bir yaşamı savunanların sayısı yüzde otuzu geçmiyormuş, camiiler ise neredeyse boşalmış. Kadınların direnmesine karşı koyan İslâmi yönetim şiddetin her türlüsünü uygulamaktan çekinmiyor. Kimbilir şimdiye değin kaç kadın öldürüldü. Bütün bunlar olup biterken bizde CHP türban yasasıyla muhafazakar kesimden seçmenler kazanmaya çalışıyor; kadın, siyasi sistemin çarkı altında bir oyuncağa dönüşüyor.  Kadını kapayan ataerkil zihniyet dinin sadece bağnaz yüzünü gösteriyor. Bu zihniyetin sonucucu İslâm ülkelerinde milyonlarca kadın ezilirken, türban gerçekten de ezilmeyi simgeleyen bir bayraktan başka bir şey değil. Onun için de inancı gereği türban taktıklarını iddia edenleri anlamam zor ya dünyada olup bitenin farkında bile değiller ya da baskı altındalar, toplumda kendilerini ancak böyle var edebiliyorlar. Geçenlerde TV’de İranlı bir kadın başkaldırılar şiddetle sonuçlansa bile her yeni kuşağın yeniden başkaldıracağını ve kadını yok sayan bir sistemin bir gün tamamiyle yıkılacağını söylüyordu. İran’daki başkaldırı bizlerde bir umut kıvılcımı uyandırsa bile kadınların yine de kapıların ardındaki siyasi oyunların elinden kolay kolay kurtulamayacağını biliyoruz. Bugün İran’daki başkaldırıya Avrupa  ülkelerinin yeterince tepki göstermemesi de bunu göstermiyor mu? Bence İran’daki kadınların başkaldırısı adaletsizliğe karşı bir başkaldırıyı sergiliyor, bütün dünya da buna seyirci kalıyor.  

Tijencim bu sefer mektubum biraz hüzünlü, biraz da öfkeli oldu, aslında pek bana uymayan bir duruş. Umarım önümüzdeki günlerde umut dolu, ışıklı anları yakalayabilir, sana bir dahaki sefere daha güzel, daha iç açıcı bir mektup yazabilirim. 

Seni sevgiyle kucaklıyorum

Zehra 

Zehra İpşiroğlu

Zehra İpşiroğlu

Tüm Yazıları