FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Feminist Mektuplar: Atlaya Zıplaya Mekânlar ve Düşündürdükleri 

Feminist Mektuplar: Atlaya Zıplaya Mekânlar ve Düşündürdükleri 

Sevgili Zehra,

 

İstanbul günleri çabuk geçti. Az da olsa yoğun ve keyifli buluşmalar yaşadık. TEB Oyun Dergimizin yeni ve genç ekibini nihayet seninle tanıştırmak beni çok mutlu etti. Diğer yandan ÇYDD Beyoğlu Şubesi’nin geleneksel kahvaltı buluşmasında seninle birlikte toplumsal cinsiyet üzerine yaptığımız samimi sohbet herkesi çok etkiledi. Bu konuya yaklaşımımız özellikle yeni bursiyerlerin önünde farklı bir ufuk açtı. Kahvaltı sonrası gençlerden çok fazla geri bildirim aldık. Üstelik mekânda sergilediğimiz tüm kitapların da orada satıldı ve derneğimize bağış oldu. Yani iki buluşmamız da çok anlamlı ve dolu dolu geçti. Düşündüğüm zaman bunca yıllık arkadaşlığımızda hep üretim, yaratım ya da düşünsel odaklı bir paylaşım olmuş. Çünkü biz aslında mekân odaklı bir arkadaşlıkla başladık ilişkimize. Neydi bu karşılaşma mekânları ; öncelikle üniversitedeki Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü, sonra ise Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Beyoğlu Şubesi ve sonrasında genelde tiyatro mekânları. Yani eğlenceli bir parti, ev buluşması, cafe vb. gibi özel buluşma yerleri değil. Eğitim ve sanat ağırlıklı ve toplumsal bir misyonu olan yerler. Tabii bu da ilişkimizi ve zamanımızı belirledi. Zaten mekânlar zamanı nasıl kullandığımızı da ilişkileri de belirliyor. Aslında mekân kavramı soyut, biz mekânları yerlere dönüştürerek anlamını, sıcaklığını, kimliğini ve ilişkilerini kendimiz yaratıyoruz. 

Zaman içinde ortak amaç, ortak ilgi alanları ve üretime yönelik olarak bu karşılaşma mekânlarını bazen başka şehirlere ve zamanlara yayarak ve başka insanlara da açarak yol aldık. Aslında sadece fiziksel ve toplumsal bir mekânda kalmadık, genişleyen bir grupla zihinsel bir mekân da yarattık kendimize. Sonrasında da teknolojinin ve iletişim araçlarının gelişmesiyle 1994 yılında başlayan fiziksel buluşmalar, pandemi sonrası sanal ortamda yarattığımız sanal mekânlara taşındı. Zoom buluşmaları bize fiziksel olarak ne kadar uzak olursak olalım buluşacağımız yeni bir yer/ ortam sundu. Tabii bu işin olumlu yanı. Bu sanal  mekânların günümüzde tabii ki çok karanlık ve tehlikeli tarafları da var.   

Senin yaşamın gerçekten bizlerden biraz farklı. İki farklı kültür, dil, coğrafya ve tabii mekânlar arasında sürekli bir hareket halinde ve iletişim kurmaya çalışarak yaşıyorsun, üretiyorsun ve üretimlerini şekillendiriyorsun. Bana oldukça zengin bir deneyim gibi geliyor ve canlılığının ve üretkenliğinin biraz da bu mobil yaşama, yer değiştirmeye ve yaşadığın karşıtlıklara verdiğin tepkiler, yorumlar ve düşüncelerle biçimlendiğine inanıyorum. 

Sevdiğin İstanbul, buradaki evine ve sevdiğin mekânlara odaklı bir nostalji yaratırken, Köln, mektuplarından daha çok doğayla ilişki, çiçekler, bahçeler, parklar ve doğa içinde bisiklet turları odaklı görünüyor bana. Çünkü hissettiğim kadarıyla İstanbul aslında her an değişen, çok akışkan, bir türlü elimizde tutamadığımız değerleri, saklayan, koruyan değil, güncel politikaların ve ideolojik karşıtlıkların ve kötü yönetimlerin elinde oyuncak olan bir şehir. Buna karşın hala direnmeye çalışıyor. Çünkü tarihi ve kültürel anlamda çok eski ve kadim bir yer. 

Ev/ yuva ve yer özlemi, seni bu mekâna bağlarken bir yandan da hep elinden kaybolacak hissi yaratıyor ki bu da hem coğrafi hem de politik bir gerçek. Çok sevdiğin evinin depremde yok olacağı, kentin çarpık gelişiminin, tarihi ya da belleği olan mekânların, yeşil alanların her an yeni imar kararlarıyla elimizden kayıp gitme olasılığı, bir yandan nostalji bir yandan korku yaratarak İstanbul’a olan tutkunu arttırıyor. Böylece bizim her an  gördüğümüz, yaşadığımız sıkıntıları ulaşım, trafik, yoğun nüfus sorunlarını daha az fark ediyorsun. 

Evet İstanbul’da bellek mekânlarımız zaman içinde yok olup gidiyor; tarihi Emek Sineması, bir sürü tiyatro binası, sevdiğimiz restoranlar, cafeler, kitapçılar bir gecede yok oluyor, yerine hiç aidiyet duyulamayan AVM denen alışveriş merkezleri, plazalar, marketler gibi kimliksiz, sıcaklık yaratmayan ya da dünyanın her yerinde aynılaşan yiyecek, içecek zincirlerine dönüşüyor. Bu küreselleşme süreci hem dünya coğrafyalarındaki o güzelim kültürleri ve gelenekleri yok ederken zamanın hızla akmasından ve finans odaklı olmasından dolayı birey mekân ilişkisi bağlamında yabancılaşma, kimliksizlik, aidiyet eksikliği ve çaresizlik duygusu yaratıyor. Küreselleşme İstanbul’un da kimliğini silikleştirmeye çalışırken, diğer yandan ideolojik ve siyasi erk Taksim özelinde özellikle bir belleksizlik mekânı yaratmaya çalışıyor. 

AKM’nin yok edilip yıllarca kapalı kalması, devasa, çirkin ve meydanla uyumsuz bir camiinin, Gezi Parkı ve AKM karşısına dikilip eski kiliseyi tamamen görünmez kılması gibi. Ama unutulmaması gereken çok önemli bir şey var. Tarih yüklü mekânlar özellikle de meydanların hafızası kolay kolay silinemez.

Taksim eski ve politik kuşaklar için 1Mayıs’ların unutulmaz mekânıyken şimdi orta yaşa yaklaşan gençlerin de Gezi Direnişi mekânı olarak sonsuza kadar belleklerden silinmeyecek. Anne babalarımızın belleğinde ise mutena, her kültürün uyum içinde yaşadığı batıya dönük yüzüyle en kaliteli eğlence mekânı. Tiyatroların, sinemaların ve şimdi azınlık dediğimiz pek de kalmayan gerçek İstanbulluların mutfakları ve kültürlerinin yeşerebildiği Pera. 

Anadolu’dan gelenlerin denizle buluştuğu taşı toprağı altın masal şehri İstanbul’un ise şimdilerde zengin Arap turistlerin yanı sıra yoksullukla, kaosla, mültecileriyle ve deprem korkusuyla yaşamaya çalışan bir sorunlar yumağına döndüğünü görüyoruz.

Yine de mekânlar ne kadar yok edilmeye, değişmeye dönüşmeye çalışsa da bellek mekânları hafızalarımızda izler bırakarak yeni kuşaklara taşınabilir diye düşünüyorum. Yani mekân kavramı maddi, manevi, soyut ve somut, tıpkı fiziksel ve zihinsel olabildiği gibi. Ve tabii ki asla güç, bilgi, iktidar ilişkilerinden kopuk değil. Post yapısalcı bir bakış açısına göre, aslında mekânlar yaşamın tüm olanaklarını üretirken kendileri de sürekli üretiliyor, bazı anlamlarını kaybederken yeni anlamlar ifade ediyor. Yani aslında keşfedilmeyi bekleyen bir özleri de yok. 

Bu konu oldukça derin, bir çok akademisyen mekân kavramını farklı bakış açılarından inceliyor, yorumluyor. David Harvey ve Henry Lefevre aklıma ilk gelenler. 

Buradan eril dişil mekânlara geçerek mektubumu femtrakça tamamlayayım. Senin ve dünyadaki herkesin ev /yuva olarak ‘’yere’’dönüştürdüğü ve kendi kimliğiyle inancıyla, kültürüyle biçimlendirdiği en korunaklı, sıcak ve aidiyet duygusu yaratan mekânlar ki, aslında bunlara özel alan diyoruz, gerçekte kadınların en büyük kabusu olabiliyor. Yüz yıllarca bu evlere kapatılmış, kamusal alandan tecrit edilmiş ve sadece ev emeğiyle tüm potansiyelleri yok edilmiş bu cins için ev/ yuva kavramını hümanist bakış açısından değil feminist bir gözle yeniden düşünmek gerekiyor.

Tacizlerin, şiddetin, korkunun ve her türlü görünmez baskının ve hiyerarşinin yaşandığı bu mekânlar ne yazık ki en özel ve en güvenli sandığımız evler. Yani kadın cinsi ve ötekileştirilmiş tüm bireyler için evler bazen kamusal alandaki tehlikelerden çok daha riskli mekânlar. Ayrıca eve kapatılma, ev kızı, ev hanımı kavramları da mekân bağlamı içinde düşünülmeli ki, zaten toplumsal cinsiyet çalışmaları içinde önemli bir araştırma alanı. Kamusal alanların ve ev alanının da sahibi ne yazık ki genelde erkekler. Bunu o denli hak ettiklerini düşünüyorlar ki, İstanbul Sözleşmesi gereği evden uzaklaştırma kararı gururlarını aşırı derecede kırdığı için sözde daha da şiddete eğilimli hale geliyorlarmış. Sözleşmenin kaldırılma nedenlerinden biri evden uzaklaştırılan erkeklerin kırılan erkek gururu, yani aslında tüm mekânların hakimi olmak isteyen eril zihniyetin ilk kez böyle bir tepkiyle karşılaşması. 

Korona döneminde kendimizi bu dış tehlikeden korumak için kapandığımız evlerin kadınlar için nasıl bir tehlike mekânına dönüştüğünü somut olarak gördük. Bu durum bazı dijital tiyatro oyunlarının da konusu oldu. 

Gördüğün gibi mektubum mekânlar arası bir yolculukla düşüncelerimi buraya kadar getirdi. Sana, değişen çehreleriyle, farklı dinamikleriyle sürekli çeşitlenen tiyatro sahnelerinden de söz etmek isterdim ama mektubumu daha fazla uzatmak istemiyorum. Belki gelecek mektuplarda tiyatro ve mekân ilişkisi üzerine de mekânların rejiye, yoruma, seyirci iletişimine etkilerini konuşuruz. 

Sana güzel mekânlar keşfedeceğin keyifli bir tatil diliyorum. 

Sevgiyle kal 



Tijen Savaşkan

Tijen Savaşkan

Tüm Yazıları