Göç Hikayeleri: Nerden Başlayalım?

Kamil Küpeli

Gece sık sık bölünen uykumun verdiği halsizliğe aldırmayıp, sabah kahvesini bitirmeden parkamın ikinci kolunu yolda giyerken, sol ayakkabımın içeri kaçan arkasını düzelterek yürüdüm. Hava soğuk, rüzgarla karışık yağmur çiseliyor. Küçük siyah çantamı kontrol ettim, not defteri ve kalemler yerinde. Olympus marka dijital ses kayıt cihazı da hazır.

Otobüs durağı uzak olduğundan, biraz ıslandım. Şemsiye taşımasını bir türlü alışkanlık haline getirmeyince, ıslanmaya razı oluyorum.

Birinci otobüse yetişemedim. Otobüs durağı açık bir alanda, rüzgar durak korunmasının içine kadar getiriyor yağmuru.

Neyse ki çok beklemeden ikinci otobüs geldi. Yağmurdan camları buharlaşmış… İkinci kata çıkıp pencere kenarındaki koltuklardan birine yerleştim.

Aklımda bir sürü soru var; neler soracağım, nereden başlayacağım diye.

Birkaç durak sonra içerisi zınga zınk çocuk doldu. Çok ses çıkarıyorlar, aynı anda konuşarak. Nedense onları Times Nehri üzerinde bağrışarak öten martılara benzetiyorum.

Dikkatim iyice dağılıyor… Çantamda defterle bir kalem çıkartıp yanımda oturan parfüm kokan çocuğu dirseğimle dokunup müsade isteyerek kolumu rahatlatıp ilk sorumu yazıyorum.

Nereden başlayalım?

İki satır altına düşünmeden

“Biraz sessiz olun yavrularım ya!” diye yazıyorum.

Sonra yazdığımı okuyup gülüyorum, çocuklar korkunç bir gürültüyle ikinci kat merdiveninden inerlerken.

Bir dakika sonra karşı koltukta oturan yolcuyla göz göze gelip, ikimiz de gülümsüyoruz “çocuklar” diye mırıldanıyorum.

Bir ara buluşmayı unutup elimle camı silip dışarısını seyre daldım. Otobüs, parkı ikiye bölmüş yolda devasal çınar ağaçlarının altında ilerliyor. Otobüs trafik ışıklarında durduğunda yağmurluk giyinmiş elindeki ipe bağlı cinsini bilmediğim kırmızımsı sevimli bir köpek gezdiren orta yaşlı kadını izliyorum. Kadın rüzgârlı yağan yağmura aldırmayıp köpeğin sağa sola ve ağaç diplerine işemesini zevkle izleyip dudaklarından belli ki sevgi sözcükleri dökülüyor.

İnecegim durağa yaklaşınca yerimden kalkıp otobüsün müşterilerden dökülen suyla ıslanmış merdiveninden dikkatlice alt kata inip otobüs durunca kendimi yağmurun dindiği sokağa attım. Sözleştiğimiz kafe çok uzak değil. Hızlı adımlarla camları buharlı kafeye girdim. İçerde müşteriden çok çalışan var. Cam kenarında yolu gören bir masaya geçip oturdum.

Saat 9.45‘ki buluşmamıza daha 15 dakika var. Kahvemi söyleyip, defterimi çıkartıp yine bir şeyler yazmak için açtım.

”Biraz sessiz olun yavrularım ya” satırını okuyup gülümsedim.

Saat 10.00 oldu. Ben biraz tedirginim. Garsonun ” Bir şey ister misiniz?” sesiyle irkilip “Teşekkür ederim, arkadaşım gelsin birlikte söyleriz” diyerek onu mutsuz ederek gönderdim.

Buluştuğumuz kafe sakin ama çok ilgililer, aslında müşteriyi memnun etmek yerine rahatsızlık veriyorlar.

Saat 10.12… Yolu kontrol ediyorum. Uzaktan da olsa tanırım ama görünürde kimse yok . Hiç hoşlanmadığım şey, randevulara geç kalmak ve de gecikmeyi haber etmemek.

Belki arar diye de aramadım. Saat ilerliyor birkaç müşterisi olan garson kız sıkılıyor ki bana yöneldi yine.

“Bir şey ister misiniz?” diye tekrarlıyor.

Bu sefer kızı boş göndermemek için menüdeki set kahvaltılardan birisini rica ettim.

Kahvaltı ve sütlü çay masaya konduğunda saat 10:26 idi hâlâ kimseler yok. Kafenin sakinliğini birkaç inşaat işçisi bozuyor. Çamur iş botları ve gürültülü sesleriyle karşı masaya yerleşiyorlar. Kafe sahibinin mutlu gözleri gözümden kaçmıyor.

“İyi ya birkaç kişi geldi de bana olan ilgi azalır bari” diye içime konuşup güzel kızarmış sosisi az pişmiş yumurta sarısına tost ekmeğimi banarak lokmamın üstüne sevmediğim sütlü çaydan bir yudum alırken telefonum çaldı. Ağzındaki lokmayı hızla yutmaya çalışarak arayan numaraya bakmadan telefonu açtım. Bir reklam kampanyası konuşmayı kesip telefonu yüzüne kapattım. Ama on saniye geçmeden tekrar aradı. Hint aksanlı satıcı, belli ki zoruna gitmiş kızgın bir sesle soruyor ama yine aynı hareketi yapıyorum.

Kahvaltım bitti saat 11.07 daha gelmedi. Çok sinirlendim telefon rehberinde H harfi altındaki ilk isime dokundum uzun uzun çalıyor fakat açan yok. Kapatıp tekrar denedim üçüncü zil sesinden sonra açıldı.

Alo sesini dinlemeden ” Nerdesin sen!” Bir saat oldu seni bekliyorum” diye sinirli bir sesle sitem ederken, titrek bir kadın sesi duydum:

“Hakan fenalaştı hastaneye getirdik”

“Hangi hastane?” diyerek aceleyle hesabı ödeyip kafeden çıktım. Hastaneye doğru yol alırken kızgınlığımın yerini Hakan’a yalvarma almıştı:

“Dayan kardeşim, şu anlatacağın şeyleri anlat da nereye gidersen git!” sözlerini tekrarlarken birden ne kadar bencil biri olduğumun farkına vardım. Hastane kapısında Hakan’ın gözü yaşlı kızıyla karşılaştığımda içime dolan acı ve üzüntüyü iliklerime kadar hissetmeye başladım.

Kendime kızar bir halde gözü yaşlı kızın omuzuna dokunurken

“Babam ölmesin… Ne olur!” dedi. Sesi babasız çocukların sessiz çığlığı gibiydi.

Yazar: Kamil Küpeli