İstanbul Bir Dişi Orospu

Beyoğlu Altın Dişi

Yelda Karataş

‘…
Nasıl seviyorlar birbirlerini,

taze fidan bir erik dalının baharı sevdiği kadar.

İki ruhun adı mı olurmuş, iki canlının cinsi, cibilliyeti

Bunu bir anlatsalardı, ahlak zabıtası dünyaya

Anlatamadılar.

İnanmadı kimse bu aşka iki yürekten başka.

Bir yılın sonunda istedikleri parayı biriktirir,

satıp Süleyman’ın babadan kalma son arsasını

bilinmeze gitmeye karar verdiklerinde;

Süleyman Melisa’nın gözlerindeki aşkı ölesiye anladı.

Korktu!

Evet, Melisa, evlenmek istiyordu.

Nikahın kutsallığına bütün kalbiyle inanan Süleyman

o lâhza karar verdi,

bu aşkı günahsız yaşamaya ve bunun için önce

Tanrı’nın iznini almaya.

Tanrı nasılsa biliyordu,

Onun kalbi temiz, bir karıncaya kıymamış elleri temiz.

Ama aşktan payına imkânsız bir ten düşmüş.

Onun için değil, başkaları için imkânsız bu duruma,

Tanrı’yı inandırmalı.

Evin ortasında kaldırıp ellerini yakardı;

‘Tanrım büyüksün, bilensin güzelsin

ve güzel olanı yaşatansın.

Her vakit sana başım eğerim.

Günahkârım bilirim ama, aşığım, seviyorum.

İmkânsızım, bilirim ama tertemiz benim yüreğim.’

Bu yakarışın ardından,

gaipten bir ses mi duydu bilinmez!

Ne gördü ne hissetti Süleyman?

Birden seccadesini kaptı, postallarını bağladı

Masadan koynuna neden koydu kırmızı şarabını

meçhul

Beyoğlu bu anı nasıl kaçırdı

yine meçhul.

Melisa’ya ‘seni seviyorum’ notu bıraktı

Kapıdan fırladı.

Süleyman serdi seccadesini

Taksim’deki büyük heykelin önüne.

Kılmaya başladı namazını bütün kalbiyle…

Bu aşkı bağışlaması için Tanrı’ya ve

cümle âleme yakardı bildiği tüm dualarla

Başucunda şarabı dimdik ayakta.

Süleyman’ı İstanbul’un orta yerinde secde ettiren

bir imkânsız aşktır.

Aşk’ın Tanrı’dan ve büyük yaşamdan dilediği şanstır.

Şükretmektir, yüreğinin karşılığını bulduğu bu kente

ve onu öldürmeyen Allah’a

aşkı tanımadan.

Kalabalığın uğultusunda

bir yudum alıp kırmızı şarabından,

Kalbine saplayacağı ustura ile

yeniden varacakken secdeye

nefes nefese dokundu eline bir el; Melisa…

Tepeden tırnağa ak pak gelinliğiyle…

İstanbul’da sevdiği tek şeye doğru eğildi yaşlı gözler,

usulca öptü.

Sonrası tek cümle: ‘Hadi gidiyoruz.’

Beş faili meçhulün tutuksuz sorumlusu Süleyman,

şarabını ve seccadesini topladı,

sustalı düştü

hayatta sevebildiği tek canlıya sarılıp,

yürüdü

Kalbinde yalnız aşkın inancı çırılçıplak.

Kuru kalabalık ne anladı bilmiyoruz.’

Yazar: Yelda Karataş