FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

İYİ’NİN KÖTÜLÜĞÜ

İYİ’NİN KÖTÜLÜĞÜ

Karda çıplak ayak yürüyordu çocuk… Bir de görünsün diye pantolon paçalarını dizine kadar kıvırmış… Sanki memleketin bütün kapılarında pabuçlar çifter çifter durmuyor. 

“Yahu çalsın mı?” Tabi çalsın! Sokakta kar olacak da, benim ayağımda pabuç olmayacak da, bi kapıda altı tane pabuç duracak da, ben de onlardan birini araklayıp, kangrenle arama mesafe koymayacağım… Geçiniz arkadaşım!  Zaten karda çıplak ayağını göstersen, on kişiden sekizi gidip sana en azından beş liralık terliği, sevdiğin renginden banko alır. 

Karda çıplak ayak yürüyordu çocuk… Şimdi bu fotoğrafa sulu sulu gözlerle bakıp da, çocuğun eline yirmi lirayı tutuşturan o moron hatun, kendisine sorsan çok ‘iyi’ insandır. 

Ah hiç dayanamaz çocuklara. İyi insan ya! Paradan kurtulup, röfleli kafasının üzerindeki halesi ile Beşiktaş Çarşı’dan caddeye doğru kanatlandı sonra. Allahın salağı, bu çocukları bu soğuk mesaiye kitleyen sensin ya! 

Senin yüzünden kırılıyor onların kolları, bacakları! Kadınları bebeleriyle kaldırıma tam gün gömen sensin! Bu sefil sektörün finansörü, patronu, kurucusu, her şeyisin! 

Ah o sözde iyiliğin… Akılsız merhametin… Zalimliğin ta kendisi! 

Bir süredir bu “gerizekalı iyilik” olayına ayar olduğumdan, gördüğüm bu son sekans, eteğimdeki taşları kıpraştırdı. 

Çünkü; “iyinin kötülüğü” kadar büyük kötülük olduğunu sanmıyorum . Kötüler; bir şekilde tüyolarını vermişler, az ya da çok sizi buna hazırlamışlar, hazırlamasalar bile duyarsız geçmişleri nedeniyle  fazla şaşırtmamışlardır. Onlara karşı kalkanlarınız, mesafeniz, antenleriniz çoktan oluşmuştur. Ama ‘iyi’ler öyle değil ki… Sulugözleriyle yanınızda, yamacınızda, anılarınızda, en güzel fotoğraflarınızda; çiçekli böcüklü, bebekli köpüklü paylaşımlarıyla sanal sayfanızda yerlerini çoktan almışlardır. 

İyidir… Hiç dayanamaz evladına! “Baba nasıl çıkıcam, çok yokuş bu yol!” diye arayan kızını koşa koşa gider alır. Hiç kıyamaz… Çok iyi insandır çünkü… İyilik vitriniyle yaptığı büyük kötülüğün ayırdına varamaz ve kızını yokuşla tanıştırmaz. Gün gelip de o telefonun ucunda ve hiçbir yerde var olmadığında, o kız eşşek kadar bir kadın olduğunda, bir yokuşun dibinde antremansız  ve güvensiz kalakalacaktır öylece…  “Kimi arasam da alsa beni acaba?” diye… Muhtemelen “babam ne iyi insandı” diye düşünecektir. Çünkü ‘iyi insan’ ona başka türlü düşünmeyi de öğretmemiştir. Kendi ivmesiyle, hızıyla, coşkusuyla, amacıyla tanışamadan yaşlanıp ölenler var bu yüzden. 

İyidir… Hiç dayanamaz hayvanlara! O sokak köpeğinin de başını okşar… Açtır, kıyamaz. Evine alır, besler. Sonra farkeder köpeğin sıçmak gibi münasebetsiz bir alışkanlığı olduğunu… Yokluğunda öyle havlamasa, komşuları uyandırmasa, ortamı ve koşulları müsait olsa bakacaktır elbette… Ama öyle değildir. Güneyin yumuşak ikliminde hoş bir tatil beldesine bırakıp devam eder hayatına. Kötü bir insan olsaydı, atacağı en fazla iki tekme olurdu o köpeğe. Ama şanssız köpek ne yazık ki iyi bir insana rastlamıştır. Onu bir daha asla unutmayacak ve her zaman terk edilmişlik hissi ile yaşayacaktır. Uyum sağlaması gereken fiziksel koşulların zorluğu bunun yanında devede kulacak kalacaktır. 

İyi insandır… Hiç dayanamaz kadının gözyaşlarına! Ben sevmediği kadına bunu yıllarca söyleyemeyen bir adam tanıyorum. 25 yıl sürdü evlilikleri. Ne iyi adam di mi? Belki terk etseydi, kadının gerçekten sevilme, bunu yaşama, tatma ihtimali olabilirdi. Ama olamadı. Ne şanssızdı ki,  çok iyi bir insanla evlenmişti. Gerçeğe güvenmeyen, kendini Tanrı zanneden bu ‘iyi’ler yok mu! Onlar kötülüğün hakiki çekirdekleri!

Çevresindeki “iyi” insanlar yüzünden sittin sene depresyondan çıkamayanlar vardır bir de! Uzanmışlardır ailesinin, eşinin dostunun üzerine boylu boyunca, sere serpe… 

“İyi misin kızım?”

“Değilim anne.”

Ah bu vahşi dünyada ‘iyi’lerin sağlıklı kalabilmesi ne zordur! Elbetteki ilk kafayı yeme hakkı da onlarındır. Onlar; adaletsizliğin, zalimliğin, bu gündelik, fani ve kısır döngünün ritmine ayak uyduramamış olduklarından dolayı sürekli ve kesintisiz olarak ‘hasta’dırlar. Bu modellerin çoğu aslında sanatçıdır. Sanatla uzaktan yakından bir alakaları olup olmaması hiç önemli değildir. Ruhlarında, auralarında vardır. Yoğun bakım ünitesindeki makineye bağlı ölü beyinler gibi sürer gider hayatları. Coşkusuz, enerjisiz, tutkusuz birer kara deliktirler. Onları bulmak isterseniz, depresyona girince, hemen sağdadırlar. Çok uzaklaşmazlar. Çünkü sofra kurulunca ve kızarmış tavuk fırından çıkınca soğutmadan ulaşabilmeleri de elzemdir. Hiç tatları yoktur ama genellikle iştahları yerindedir. Yıllar gelir geçer, çocuklar büyür, yaşlılar ölür, kutuplar erir ama onlar o depresyondan çıkmazlar. 

Çünkü niye? Çevrelerinde bir tane kötü insan yoktur da ondan! Sponsorludur depresyonları. Şanssızlıkları tam da buradadır! Siz kaç tane fakiri depresyonda gördünüz?

 

Çevrelerinde “At o bunalım hırkasını, sil burnunu, git yüzünü yıka, ekmeğin için çık bakalım hayata!” diyecek bir kötü insan yoksa, kendini “iyi” zanneden bu insanların sırtında her daim bir asalak vardır. Çünkü kolaycılık iyiliği “acımak” sanır. Oysa hakiki çıkışlar, ödüller, doğumlar “acımamak”tadır. 

Aptal insan iyi olamaz! Gider dilenci çocuğa yirmi lira verir. 

Cahil insan iyi olamaz! Donunu çıkartır, Ebru Gündeş’e verir. 

Korkak insan iyi olamaz! Vermeyecekse de verir.

Asalak insan iyi olamaz! Sadece karbondioksit verir.

İyi olmak öyle teslim olmak gibi kolay değildir. Pasif değildir. Dirençsiz değildir. 

İyi insan olmak; o dilenci çocuğu eli boş göndermek, o genci o yokuşta yalnız bırakmak, o köpeği sahiplenmemek, o kadına ‘artık seni sevmiyorum’ demek, o asalağın mama kabını da boş bırakabilmektir. 

İyi insan olmak; yanlışın karşısında doğru, kurnazlığın karşısında sert, suistimalin karşısında tavizsiz ve hakedenin yanında kararlı kalabilmek demektir. 

Merhametli değil, adaletli olmak demektir. 

Ancak o zaman kötüler kötü, iyiler de iyi olacaktır. 

Yoksa iyi zannettiklerimizin kötülüğü, kötülerin kötülüğünü her daim sollayacaktır. 

Sevda Fırat Ak

Sevda Fırat Ak

Tüm Yazıları