Kadına Karşı Şiddet Döngüsü Kırılabilir mi?

Zehra İpşiroğlu

Erkeklik Hapishanesi ve Başka Tiyatro Projeleri Üzerine

İstanbul Sözleşmesinin iptali toplumun geniş kesimlerinde de büyük tepkilere yol açtı. Günde iki kadının öldürüldüğü ülkemizde bu sorun medyada her zamankinden daha çok gündemde.  Sanat, edebiyat, tiyatro, film, dizi sektörlerinde de sürekli olarak gündeme geliyor. Eskiden kadına karşı şiddet sansasyondan başka bir şey değilken bugün şiddet döngüsünden çıkış arayışları önem kazanıyor. Ancak bu arayış TV dizilerinde de gördüğümüz gibi var olanı tekrarlamakla mı yetiniyor, yoksa görünenin ardındakini göstererek bizleri toplumsal cinsiyet konusunda düşündürüyor mu, bu konuda bir duyarlılık sağlayabiliyor mu?

Yüzleşmek korkusu

Kadına karşı şiddeti kimse onaylamasa da bu konuda yeni bir bakış geliştiren sanat ürünleri çok sayılı. Şiddetin toplumda bu kadar kök salmış olmasının nedenleri nedir? Kadını annelik ve ev kadınlığına indirgeyen gelenekler mi? Eril zihniyeti tetikleyen din mi? Eğitimsizlik mi? Kısaca eril zihniyet nasıl ortaya çıkıyor ve hangi güçlerce, nasıl besleniyor? Bu sorular berraklaşmadığı sürece şiddet döngüsü de sürecektir.

Televizyon dizilerinde yer alan sanatçılarla bu konuda söyleşiler yapıldığında sorunların temeline inmekten kaçınmaları, sadece yuvarlak yanıtlarla yetinmeleri dikkat çekiyor. “Kadın hakları diye bir şey yoktur, insan hakları vardır” (kadın hakları zaten insan hakları anlamına gelmiyor mu? Bu alanda en çok zarar gören kadınlarsa neden bunun altını çizmekten korkuyoruz?); “Her şeyin temeli eğitimdir”(ama nasıl bir eğitim, neden bu açıkça söylenmiyor?); “Özgüvenli insanlar yetiştirsek şiddet olmaz”(Erkeklerde özgüven eksikliği mi var? Büyük bir özgüvenle kadına saldıran erkekler yok mu toplumda?); “Ben şiddetin her türüne karşıyım, ayrımcılık yapmak istemem” (Toplumumuzda kim kimi yaralıyor, felç ediyor, öldürüyor?)

Sanatçılar neden bu konuda kafa yormaktan, kalıplaşmış düşünceleri kırmaktan, ezber bozmaktan bu kadar korkuyorlar? Çünkü hepimizin bilinçaltına yerleşip kök salmış, kimi kez iyice kabuk bağlamış öyle duygu ve düşünceler var ki, onları dönüştürmeniz çok zor. Bunu kendimden biliyorum, her ne kadar ayrımcılığın yapılmadığı özgür ve liberal bir ortamda yetişmiş bile olsam,  benim de yıllar içinde değiştirmem ve dönüştürmem gereken çok şey oldu. Bu arayışın kökleri çocukluğumda ve ilk gençliğimde atılmış bile olsa yeşermesi ve filizlenmesi ancak  kırklı yaşlarımın sonlarına doğru başladı. Arayışımın çok daha önce başlamış olmamasını büyük bir eksiklik gibi görüyorum. Bundan bir süre önce Zeynep Oral, Mine Söğüt, Berin Uyar, Gülsüm Cengiz gibi yazar arkadaşlarımızın katıldığı Kadınların Gözüyle Yazmak ve Yaşamak adlı imece kitabımızı yayına hazırladığımda Anadolu kökenli kadın yazar arkadaşlarım  bu projeye katılmak için hemen kolları sıvarken, üst katmandan gelen kent kökenlilerin“bizim anlatacağımız bir şey var mı?” diye sormaları dikkatimi çekmişti. Ataerkil ve seksist bir toplumda yaşadığımıza göre hangi toplumsal katmandan gelirsek gelelim, elbette hepimizin anlatacağı şeyler vardır. Başka türlü olması mümkün mü?

Erkeklik Hapishanesi

Erkeklik Hapishanesi adlı tiyatro projem bağlamında bir süredir erkeklerle de röportaj yapıyorum ama bu hiç de kolay olmuyor. Çünkü erkekler hep başarı öyküleri anlatmak istiyorlar.  Oysa beni ilgilendiren çatışmalar: İç ve dış çatışmalar, düğümler, bunları görebilmeliyiz ki  nasıl çözebileceğimizi keşfedelim. Sonuçta ataerkilliğin dayattığı bir erkeklik anlayışı var, bunun ne olduğunu sorunun temellerine inerek indirgeyebilirsek farklı bir erkeklik anlayışı olabilir mi sorusunun da izini sürebiliriz. Ama anlamamakta direnirsek kısır döngüden kurtulamayız. Kadınlar mağdur durumda olduklarından bu tür sorunları genellikle daha kolay görebiliyorlar; ama ataerkilliği içselleştirdikleri oranda onlar da bir tür körleşme yaşayabiliyorlar. Öte yandan sayıları az da olsa kadın sorunlarına çok duyarlı empati duygusu yüksek erkekler de var. Sorunlara toplumsal cinsiyet açısından baktığımızda görmezden geldiğimiz, tabulaştırdığımız, dile getirmeye bile cesaret edemediğimiz çok şey bir bir ortaya çıkmaya başlıyor. Bunların tartışılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumsal cinsiyet konusunun sadece kadınlar için değil erkekler için de özgürleştirici bir yanı var.

Anlatılamayan Öyküler

Yaşamımızı bir anda alt üst eden Korona var olan sorunların  çığ gibi büyümesine yol açtı. Kadına karşı şiddet bütün dünyada baş döndürücü bir biçimde artıyor. Bu süreçte ben de tiyatrocu ve filmci arkadaşlarımla bu konuyu gündeme getiren projelerle birlikte yeni bir arayış sürecine girdim. Bu sürecin en güzel yanı birliktelik ve dayanışmaydı. Ortak bir üretim alanında buluşmak, duygu ve düşünce alışverişinde bulunmak kolektif yaratıcılığı harekete geçiren çok güzel bir şey.

Duygu Asena roman ödülü alan Haneye Tecavüz adlı belgesel romanımdan yola çıkarak şiddet ve kadın temasını hem Anlatılamayan Öyküler adıyla dijital tiyatro hem de Yüzleşme adıyla tiyatro olarak ele aldık. Anlatılamayan Öyküler’de şiddeti farklı biçimlerde yaşamış ve geride bırakmış olan farklı sosyal katmanlardan gelen yedi kadının içiçe geçen öyküsü anlatılıyor. Yüzleşme’de ise, kadınların içselleştirmiş oldukları eril zihniyetin yarattığı sorunlar gündeme geliyor. Kendilerine hep erkeklerin gözünden bakan kadınların yaşadıkları kısır döngü gözler önüne serildiği gibi, bu döngüden kurtuluşları da gösteriliyor.

Her iki oyunda da kadınlar kurban değil, çok şeyi aşmışlar. Ama nasıl, onları hangi güçler, nasıl engellemiş, bunların nasıl üstesinden nasıl gelmişler?  Güvenlik görevlisiyle, savcısıyla, imamıyla onları kısıtlayan toplumsal mekanizmalar neler? Kısaca  belgesel tiyatro aracılığıyla sorunun temellerine inmek istiyoruz ki, bu da birçok kimseyi korkutuyor. Konunun ciddiyetinin herkes bilincinde ama bu yeterli değil. Ama bu konuyu bütün boyutlarıyla irdeleme gibi bir iddianız varsa  sansür ve otosansür de devreye giriyor. Bu sadece yaşadığımız baskılı ortamla ilgili değil, az önce de değindiğim gibi bize, kendimizi bildik bileli dayatılan cinsiyetçi zihniyetle ilgili.

Anlatılamayan Öyküler bir dijital tiyatro projesi. Önce okuma provalarıyla başlayan sonra film çekimleriyle devam eden aylarca süren çok heyecan verici ve verimli bir çalışmaydı bu. Öncelikle bütün çalışmaların Zoom üzerinden yürümesi hepimiz için büyük bir deneyim oldu. Şunu fark ettik ki, sosyal mesafeye rağmen insanlar arasında yakınlık kurulabiliyor, üstelik de birbirini hiç tanımayan ya da çok az tanıyan insanlar arasında. Tabii  kadın olmanın getirdiği ortak deneyimlerimiz de aramızdaki iletişimi büyük oranda kolaylaştırmıştı.

Diji tiyatro projemizin yapımcılığını ve benimle birlikte yöneticiliğini üstlenen Mareliber şirketinin yöneticisi Deniz Şengenç’le birlikte yürümeye başladıktan sonra birbirinden  değerli oyuncuların da (Berna Laçin, Aysel Yıldırım, Duygu Dalyanoğlu, Tülay Günal, Nilüfer Akcan Tekin, Damla Kılıçoğlu, Dilşak Budak) katılımıyla çok verimli bir birliktelik yakaladık. Kadın oyuncuların benzer ya da yakın deneyimler yaşamış ya da gözlemlemiş olmalarının bunda payı vardı. Bu açıdan tam bir kadın dayanışmasından söz edilebilir. Oyunculukta sahicilik ve özgünlük önemliydi. Bu da oyunculardan kendi kişilikleriyle canlandırdıkları karakterlerin harmanlandığı bir duruşu koşulluyordu. Bu noktada yönetmenin fazla müdahaleci olmaması oyuncuya da ihtiyacı olduğu kadar eşlik etmesi gerekiyor. Kimi oyuncu, rolüne uzun süre direndi, bunun da farklı nedenleri vardı, ama bana göre en ilginci canlandırdığı rol ile kendi yaşamı arasında benzerliklerin olduğunu keşfetmesi ama bunu kabul etmek istememesiydi. Bu süreçte psiko terapiye gidenler de oldu. Böylece canlandırdığı rol oyuncuya kendisini de keşfetmesini sağladı. Kimi oyuncu benim düşündüğümden çok daha farklı bir rol çıkardı; kimi oyuncu haftalarca çalıştıktan sonra yavaş yavaş rolünü keşfetti; kimi oyuncu ise rolü birkaç provada çok çabuk çıkardı. Yani provalar süresince herkesin deneyimi farklı oldu. Uzun süre tek tek çalıştıktan sonra grup çalışmalarına da başladık. Birbirlerinin rollerini izleme ve üzerinde tartışma yeni bir dinamizmin oluşmasına yol açtı. Şimdi her şey görünürlük kazandı, insanlar İnstagram’da, Youtube’da kendi öykülerini anlatıyorlar. Ama bunların içinde en kaliteli programlarda bile bir yapaylık seziliyor. Öte yandan anlatılan öyküler her zaman çok yüzeysel kalıyor. Bu projede ise tam tersi söz konusu. Tiyatro oyuncuları sahiciliği ve özgünlüğü yakalamaya çalışıyorlar. Metin de kadını kıstıran engelleri ortaya çıkaran öykülerden oluştuğu için hem öykü hem de sunum düzleminde büyük bir yenilik getirdiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Çekimler de tamamlandıktan sonra yaklaşık yirmi dakika süren her öykünün sergi formatında sunulmasını ya da film festivallerinde gösterilmesini amaçlıyoruz. Kanalları da düşündük ama sanırım bu konuyu bu şekilde deşmemiz çok kimsenin işine gelmiyor. Kadın, dizilerde olduğu gibi kurban olarak gösterilirse sorun tabii ki yok, hele onu kurtaran kahraman erkekler varsa  ilgi daha da artacaktır. Ama kadını kuşatan toplumsal ve politik mekanizmaları göstermek gibi bir iddianız varsa tehlikeli sularda yüzüyorsunuz demektir. 

Yüzleşme Ankara’da

Ankara’da şu günlerde belgeselci Deniz Şengenç ve tiyatrocu Onur Gazdağ ile birlikte  sahnelediğimiz Yüzleşme oyunumda ise (oyuncular: Aylin Saraç, Arzum Gökçe Köle, Başak Vural) içselleştirilmiş ataerkillik sorunu farklı kuşaklarda farklı biçimlerde gündeme geliyor. Ama kadınlar dayanışma içinde bu sorunları aşabiliyorlar.
Her iki oyunda da tek yönetmende odaklaşan hiyerarşik modeli kırmamız ve kolektif yaratıcılığı yeşertebilmemiz hepimiz için güzel bir deneyim oldu.

Yüzleşme oyunumuzu ise çok kapsamlı bir proje gibi tasarlıyoruz. Oyunun oluşum süreci, birlikte çalışmamız, tartışmalarımız hepsini filme çekiyoruz. Oyun sahnelendiğinde daha fuayede izleyiciler oyunun oluşumundan sahneler izleyecekler. Oyun sonrasında söyleşiler olacak, bu söyleşiler de yine filme çekilecek. Tiyatro, film ve izleyiciler bir bütünü oluşturacaklar. Belki izleyicilerin de kendi öykülerini anlatmak cesaretini bulacakları bir platform oluşturulacak. Sokağın sahneye taşındığı Rimini Protokol gibi biz de toplumsal cinsiyet alanında kurmacayla belgeselin (gerçek yaşam öykülerinin), oyuncuyla izleyicinin, tiyatroyla sokağın kaynaştığı ve bütünleştiği bir alan yaratmak istiyoruz. Yazımın başında da vurguladığım gibi İstanbul Sözleşmesi’nin iptaliyle birlikte kadınlara tam bir darbe vurulduğu kapkaranlık bir dönemdeyiz, yine de sanatın, tiyatronun bu alanda yapabileceği çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yazar: Zehra İpşiroğlu