KAPANAN SAYFALAR

Berin Uyar
Bu sayıda nedense aktüel bir konu yazmak gelmedi içimden. Yaşlanıyorum galiba. Aslında kendimi yaşlı da hissetmiyorum ama nedense aklım yaşlı insanlara takıldı kaldı. Bu yazının içinde üç fotoğraf kullanacağım.

Birinci fotoğrafı dün alışverişten dönerken çektim. Önümde yürüyorlardı. 90’a merdiven dayamış iki tonton ihtiyar. Onların yaşında, sevdiceğimle birlikte ben de böyle yürüyebilmek isterdim doğrusu. Gıpta ederek ama onlara uzun ve sağlıklı bir ömür dileyerek geçtim yanlarından. Onlara siz ihtiyarsınız desek kızarlar mutlaka. Mesela benim annem ihtiyarlığı kesinlikle kabul etmez. Kaç yaşındasın diye sorduğumda 50’nin üzerine hiç çıkmadı şimdiye dek. 18’e kadar indiği bile oldu. „Annecim sen 95 yaşındasın“ dediğimde de kızar: „nereden çıkarıyorsunuz 95’i, uydurmayın, hesap mı bilmiyorsunuz siz? Benim de kafamı bozmayın“ der. 1926 doğumlu olan annem, ne yazık ki 90’lı yaşlarından itibaren unutkan oldu ve demans teşhisi kondu. Oysa 80 yaşında bilgisayar kursuna giderek kullanmayı öğrenmiş ve „Geçmiş Mazi Olmadı“ isimli kitabını yazmış cin gibi bir kadındı. Babamı beş yıl önce kaybettikten sonra başladı bu durum. Babam da bir fenomendi bence. Annemin kitabını kıskandığı için 90 yaşında „Ben Bir Akşamcıyım“ diye bir kitap yazdı. Bir dosya içinde, daktilo ile yazılmış, bin sayfayı aşkın, bir dosya teslim etti bana. Altın makası elime alarak kısalttım kitabı. Bastırıp eline verdim. Mutlu oldu ama kısalttığım için bana çok kızdı. 95 yaşında da kaybettik. Cumhuriyetle aynı yaştaydı babam. Bu kuşağın bizim pek de tanımadığımız bir yüzünü, maceralarını, kara deliklerini yazdı. Esaslı bir akşamcıydı.

İkinci fotoğraf, görmüş geçirmiş, eli kalem tutan bir el. Anacığımın eli.

Üçüncü fotoğrafta ise bir grup yaşlı insan görüyorsunuz. Bu fotoğraf çekildiğinde hemen hemen hepsi 90 yaşın üzerindeydi. Ama ne yazık ki fotoğraf şimdi delik deşik. Son beş yılda çok eksildiler. En son da, geçen ay ne yazık ki 1928 doğumlu Dürdal Teyze’yi kaybettik. Teyze diyorum, çünkü ben bu grubun elinde ve içinde büyüdüm. Başlangıçta yaklaşık otuz- otuz beş kişiydiler. Hepsi ilk gençliklerinden beri tanışıyorlar. Kimi orta okul arkadaşı, kimi lise, kimi üniversite, kimisi mahallede, kimisi bir sosyal ortamda tanışmış ama birbirlerini hiç kaybetmemişler. Ben kendimi bildim bileli toplanırlar. Önceleri ayda bir evlerde toplanırlardı. Sonra evlerde hazırlık yapmak onları yormaya başlayınca lokallerde, lokantalarda buluşmaya başladılar. Hem eğlenir hem de her konuda seviyeli tartışmalar yaparlardı. Farklı politik yaklaşımları vardı, ortak noktaları Cumhuriyet değerleri ve birbirlerine olan sevgi ve bağlılıklarıydı.

Pandemi öncesine kadar düzenli buluştular. Önceleri ayda bir buluşurken, eksilmeye başlayınca 15’te bir, daha sonra da daha sık buluşmaya başladılar. Bu toplantılara yorgun ve bazen isteksiz giden annem oradan döndüğünde inanılmaz enerjik olurdu. En son ne yazık ki ancak üç kişi buluşabildiler. Nermin Teyze, Gülseren Teyze ve annem. Annem, artık tekerlekli sandalyede olduğu için bize gelmişler. Unutkanlığı ilerleyen ve çok kişiyi tanımayan annem, akşam konuşurken bana arkadaşlarını anlattı. Sosyal yaşam insanı diri tutuyor. Artık sevdiklerini bile tanımakta güçlük çeken insanları bile.

Bu yazıyı  iki nedenle yazdım.

Birincisi şu: Sevdiğimiz insanlar hızla ve acele acele gidiyorlar. Onlarla elinden geldiğince değerli zaman geçirmeli, onları ne kadar çok sevdiğini söylemeyi hiç ihmal etmemeli insan. Bunu, yakınımdaki sevdiklerim, arkadaşlarım gitmeye başlayınca daha iyi anladım.

İkincisi ise şu; eğer evimizde etrafımızda yaşlı insanlarımız varsa onları anlamaya çalışmalı, sevgiyle ve anlayışla davranmalıyız diyorum. Bir köşe yastığı gibi divanın üzerinde unutmamalı onları. Onlar ne kadar hasta ve unutkan olurlarsa olsunlar herşeyi anlıyor, hissediyor ve mutlu oluyorlar.

Galiba bir iç dökme oldu bu sayıdaki yazım, bağışlayın. Bir tarih onlar, bizim tarihimiz. Ve teker teker kapanıyor sayfalar. Sağlıkla kalın…

Yazar: Berin Uyar