Küba’da Vitrinler

Ilgın Erarslan Yanmaz

Yeni bir ülkeye gittiğiniz zaman o ülkeye ilişkin çabuk bir izlenim elde etmek istiyorsanız yollardaki billboardlara, panolara, mağaza vitrinlerine ve seyyar tezgahlara bakın. Size anlayabileceğiniz kadar  şey söyleyeceklerdir, anlayamadığınız kısmı ise o ülke ile ilgili bilginizin, genel kültürünüzün az ya da yetersiz olması ile ilişkilidir. Tek bir vitrin ya da pazarda kurulmuş bir tezgah o ülkenin ekonomisi, sosyal yapısı, kültürel ögeleri, siyasi yapısı hakkında çok şey anlatabiliyor ve pek tabi ki küreselleşmenin, tekelleşmenin, tüketimin boyutlarını da…

Küba’ya 2012 yılında gittim. Fidel henüz hayattaydı… Kübalı olmak ile dünyalı olmak arasında kendine yer bulmaya çalışan Küba halkı, romantik devrimciliğin ve devrimin hala sürdürülebilir olduğunun kanıtıydı… Elektrik kesintisi, karne ile verilen yumurta, bir çöpçünün bir mühendis ile aynı maaşı alması; 7 yaşına kadar her çocuğun ücretsiz süte erişiminin, herkesin ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti alabilmesinin bedeliydi. Sınırlı kaynakları herkesin eşit şekilde bölüşebilmesi için, herkesin eşit derecede fedakarlık yapması devrimin devamlılığının gereği idi. Ancak ülke ekonomisi için turizmin gelişmesi gerekiyordu ve yeni dünyanın beraberinde getirdiği konfor ve farklı arzular devrimin yakışıklı liderini kalbine kazımış birinin bile bile aklını alacak kadar güçlüydü. Değişimin çanları çoktan çalmaya başlamıştı. Turistler, bu cana yakın halkın yanında kendini dansın ritmine bırakmıştı. ‘’Hasta Siempre’’ yi dinleyerek, başında Che yazılı bere ağzında purosunu çiğniyordu. Daiquiri ve romun keskin aroması bir Jinetera’nın sıcak terinde tatlanıyordu. Turistler ömür boyu ülkede kalmak, yerli halk ise turistlerden biri ile evlenip yurtdışına çıkmak istiyordu. Ütopyayı yaşayan bir distopyadaydık. Küba vatandaşlarının seyahat yasağı yakın bir zamanda sona ermiş ve yurtdışına çıkmak için çıkış izni almaları durumunda yüklüce bir para ödeme zorunluluğu ortadan kalkmıştı. Ancak beyin göçünün önüne geçmek için doktor, mühendis ve bilim insanı gibi uzmanların, seyahat için hala özel izin almaları gerekliliği sürüyordu.

Türkiye’de ilk Covid vakasının görüldüğü 2020 Mart’ında ise ikinci defa Küba’ya gitmek için hazırlanıyorduk. Fidel 2016 yılında ölmüştü ve Castro dönemi yavaş yavaş bitmekteydi. Geride kalan Küba’yı görmek için son fırsattı. Sanki gitmesek Küba’yı ve temsil ettiği her şeyi sonsuza kadar kaybedecekmişim gibi hissediyordum. 2014’de yüzlerce sağlık personelini Ebola salgınından etkilenen Batı Afrika’ya gönderen, Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerine karşılıksız doktor desteği sağlayan ülkede, gelişmiş tıbba ne kadar çok güvensek de geziyi iptal etmek zorunda kaldık. Şimdi bile gidip de orada süresiz karantinada kalsaydık ve dönemeseydik ne olurdu diye düşünürüm; aklıma Che’nin muzip gülüşü ve Buena Vista Social Club’ın ‘’Candela’’ şarkısı gelir.

Bir daha ne zaman bu timsah görünümlü adaya ayak basarım diye hala hayal kurarken; 2021’de Küba Komünist Parti Liderliği Yapan Raul Castro, devlet liderliğinden sonra parti liderliğini Miguel Diaz-Canel’e devretti. Böylelikle Küba’da 60 yıllık Castro ailesi dönemi de son bulmuş oldu.

Bu yazıdaki tüm izlenimlerim ilk gidişimize aittir.

Küba İspanyol sömürgeciliğinden kurtularak, sosyalist bir devrimi gerçekleştiren; kısa bir süre içerisinde tüm ezilmişliğinden kurtulan ve ulusal bağımsızlığı, toplumsal eşitliği sağlamış olan; tüm ekonomik ve ticari ablukalar karşısında direnen; ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel bir ‘’mucizevi’’ devrim gerçekleştiren; tarım, sağlık ve eğitim konusunda örnek alınması gereken reformlar yaratan bir ülke. Dirayetli, kahraman, cesur,  500 yıl boyunca dayanışma içinde ödünsüz bir mücadele veren onurlu ve kendi kaderlerinin efendisi olduğunu bilen bir halkın yarattığı bir tarih var bu ülkede. Bu tarihi bilmeden, bu tarihin kahramanlarını tanımadan, hele ki uygulanan ambargonun yanında, bir de 1990 sonrası Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sosyalist ülkelerle arasındaki ithalat – ihracat ilişkisinin çökmesine karşın hiç bir ülkeye muhtaç kalmadan, geliştirilen stratejileri bilmeden Küba sokaklarında dolaşmak sadece görsel bir şaşkınlık yaratacaktır. Ve ne yazık ki birer aşırı tüketim toplumu bireyi olan bizlerin Kübalılara acıma, onları zavallı görme dürtümüzü tetikleyecektir. Bu topraklar üzerindeki yaşama hayran olmak istiyorsanız yolda gördüğünüz panoların, yumurta tezgahlarının, organoponicosların, son derece sade, naif ama gerçekleştirilmesi ve devam ettirilmesi ve başka bir ülkede hayata geçirilmesi güç olan bir hayatın neden ve nasıl var olduğunu bilmeniz gerekecektir. Tüm bunları algılayabildikten sonra kendini hissettiren değişimin zorunlu mu, gerçek mi, kızılacak mı yoksa sevinilecek bir şey mi olduğuna karar vermek size kalıyor…

Ancak hangi tür bir değişim olursa olsun Küba halkının Che Guevera’ya olan bağlılığı hiç değişmeyecektir. Her ne kadar devrime yakılan bir ağıt olan  ‘’Hasta Siempre’’ popüler kültüre bir malzeme olduysa da; Che’nin gülüşündeki güç, gözündeki pırıltı, yolu Küba’ya düşenlerin bile yolunu aydınlatacaktır. Alberto Korda tarafından çekilen o ikonik fotoğrafı T-shirtlerden posterlere dünyanın her yanında bir görüntü sömürüsü olarak kullanılıp basılsa da, evrensel değerini de korumaya devam edecektir.

Che bu ülkenin ve çoğu Latin Amerika halkının en önemli değeri, tarihi ve siyasi simgesi ve idolüdür…

HASTA SİEMPRE (SONSUZA KADAR)

O tarihi günlerden bu yana
Yer etti içimize senin sevgin
Parladığı yerde yiğitlik güneşin
Ölüm bir çelenk kondurdu başına

Nakarat:
O aydınlık durur hala
Yürekleri saran ışıltısıyla
Bağlıdır senin sevgili varlığına
Kumandan Che Guevara

Vuruyorsun tarihin içinden
Şanlı ve güçlü yumruğunla
Bütün Santa Clara düşüp yollara
Seni görmek isterken



Yazar: Ilgın Erarslan Yanmaz