FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

KÜLLERİN ALTI SICAK KOR TAŞIR

KÜLLERİN ALTI SICAK KOR TAŞIR

Çiçek kokularının birbirine karıştığı, doğadaki tüm canlıların sevinçle sizleri selamladığı, hazırlama süreci bahar ile örtüşen yeni sayımızda, kucak dolusu bir selam da bizden olsun. Bizimle olan, olamayan herkese, merhaba!

Bu sayı için paylaşmayı istediğim iki kitap vardı: İlki, yıllar önce okuduğum Yasımı Tutacaksın, diğeri ise yeni okuduğum ve ilk cümlede esir alıp, sonuna kadar aynı duygu ile giden, Cennetin Doğusu. Bu iki etkileyici kitaptan birine karar verme karmaşasında iken, ikisini bir çırpıda geride bırakıp, devamı olan Erguvan Kapısı’nı da peşi sıra sürükleyen, Sıcak Külleri Kaldı; içimde yoğun duygular ve etkilenim bırakarak öne geçti. Nasılını anlatmaya çalışacağım birazdan, sözcüklerimi yetirebildiğimce.

Can Yayınlarının okuyucusuna ulaştırdığı kitabın yazarı; şiirsel anlatımı, nesnelliğini korumaya özeni, yaşanmışlıklarından süzülen tortularının tüm sıcaklığı, cesareti ve vurucu anlatımı ile belleklerimizin kapısını da zorlayarak bizi kurgunun içine çekmeyi becerebilen, Oya Baydar. Baydar, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Lise yıllarında yazmaya başlamış, asistanlık yapmış, sosyalist düşünceyle siyaset içinde yer almış, olgunluk çağına kadar yazmaya ara vermiştir. Bir dönem gözaltına alınmış, gazetelerde köşe yazarlığı, İlke Dergisi kuruculuğu ve on iki yıl Almanya’da zorunlu kalışın ardından; Elveda Alyoşa ile 1991, Sait Faik Hikâye Armağanı, Kedi Mektupları ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü, Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü, Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü de alarak edebiyat dünyasında hak ettiği yerini almıştır. Deniz Gezmiş’in sevdiği akademisyenlerden biri olduğunu da es geçmeyelim.

Sıcak Külleri Kaldı… Kitabın ismi çok çarpıcı değil mi? Neden bu kitap öne geçti? O dönem; umutları, cesareti, romantizmi, yaraları, her ne kadar şu an sararmış ve kopmuş yaprak gibi duruyorsa da; ağabey, baba, teyze, komşu oğlu ile hepimize bir ucundan dokunan ve sözlerini bildiğimiz, yakıcı bir türkü gibiydi. Acısı, yıkıntısı, keşkeleri ile bizim tarihimizdi, geriye kalan külleriyle bizim ateşimizdi. Yazar, bir belgesel niteliğinde geçmiş tarihi aktarırken, Kavafis’den, Attila İlhan’dan seçilen dizeler, mitolojik hikâyeler, insana ve şehirlere ilişkin sosyolojik, psikolojik saptamalar, analizler, gönül ve akıl gözünü her katmana eşit mesafede açabilmesinin verdiği nesnellik, ağaçlara, renklere, doğaya olan lirik tasvirleri, su gibi akan doğal dili ile sunmuş kitabını, okuyucusuna.

Hepimizin içinde bir militan vardır; dağlara çıkar, şiirler okur, değiştirmek ister insanlığı, dünyayı. Baydar, militan tarafımızı sinmiş köşesinden çıkarıp bir taraftan keskinleştirir, öbür taraftan aşk tutkusunun kavuruculuğu ve ‘aslolan yaşamdır’ düşüncesini adeta sabit fikir yapar, durmaksızın yineler ve keskinleştirdiği militan tarafımızı bu iki tutku ile törpüleyerek, dengeye oturtur. O, hep hayattan yanadır ki kitapta pek çok kahramanına bunu söyletir. Gecekondudaki anaya, “Ölümden hayat doğmaz oğul, ötesi boş”, bir başkasına “Ölüm her yerde aynı ölümdür.” Ve başkahraman Ülkü’ye, “Yerde yatan genç ölüler, morgda yatan yakışıklı cesetler nasıl anlatılır? Herkes kendi ölümüyle ölür.” dedirtir.

Aşkı, iktidarı, inancı, sorgulamayı sorgular: “İnancın ve tapıncın gerçek nesnesi önemli değildir.” der. Aslına bakarsanız bu aşk için de geçerlidir, bir anlamda iktidar için de. “Aşkta ve inançta soru sormaya başladın mı büyü bozulur. Soruyu sorduğun anda işin bitmiştir. Soru, inancın, güvenin, huzurun bittiğinin işaretidir. Dindar soru sormaz; aşık da, kör militan da öyledir. Onlar inanırlar ve inandıkları için huzurludurlar.” Bu cümleleri aynen aktarıp, yorumu sizlere bırakacağım…

“Amaç ister devrim, ister devlet olsun gerçekte bir ve aynıdır iktidar.” Tanımlamasıyla tarafsızlığını ortaya koyar. “Cinselliğiyle de siyasalıyla da erkeklerin sorunu. Onu kazanmak da kaybetmek de erkeği çirkinleştiriyor.” Cümlesi kitabın ortalarında bir yerde sesini gürültülü ve feminist bir tını ile duyururken, sonunda yirmi beş yıldır tutkulu bir aşkla sevdiği, her şeyi bırakıp kendisine gelen adamı bir an istemediğini fark ettiğinde “iktidar sahibi erkeğe mi aşıktım, ben de mi iktidar düşkünüyüm?” çengeli ile kancayı kendi egosuna da takar.

Kendi kuşağını, yaşanmışlıklarını; tüm zayıflıkları, hataları, eksiklikleri, keşkeleri ile anlatır, eleştirir. Yine de kendi kuşağının duygusallığını, romantik devrimciliğini, dürüst isteklerini, papatya gösterişsizliği ve mütevazılığını, umut ve cesaretini yürek üşümesi ile sever, özlem duyar, “Her kuşağın kendi savaşı, kendi umudu, kendi doğruları, kendi yanılgıları vardır.” diyerek, sarıp sarmalar, sahip çıkar.

Başkalarının kirlenmesi bizim kirimizi örter, hiçbirimiz temiz değiliz. Hiçbirimiz günahsız olmayacağız, diyerek ve her türlü kirlenmeden hepimizi ve kendini de sorumlu tutar. Bu tarafı ile ilgili, sayfalar dolusu anlatım var ama ben sizi çok hoşlandığım diğer bölümlere de ortak etmek istiyorum.

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.

 Bu kent peşini bırakmayacak.

 Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;

Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Bu kenttir gidip gidebileceğin yer. Bir başkasını umma yine”*

Kavafis’in büyüleyici dizeleri ile beklenmedik dönüş yapar aşk kendisine. Uzun yıllar sonra İstanbul’a döner, yine bu dizeler ile görüp yaşadığı şehirleri tanımlar; bir insanı tanımlar gibi incelikli saptamalar ve duru dili, durdurur beynimizdeki zamanı. Şehirleri de insanlar gibi anlamak için düşünürsünüz, durmuş zamanda. Anlarsınız ki o yaşamamıştır sadece, şehrin tenine dokunmuş, kokusunu duyumsamış ve ruhunu hissetmiştir. Şehirlerin kimliklerini bakın nasıl da yerinde tariflemiştir;

Paris görkemlidir, güzelliğine mağrurdur; insanı ezer. Hep değişir ve mucizevi şekilde hep aynı kalır. Özgür, başına buyruk, hafif meşrep ve küstahtır. İstanbul ise, hülyalı, dağınık ve mahmurdur, kendi güzelliğinin farkında bile değildir. Konstantinopolis’ten bu yana, çelişkiler yumağıdır. Kendine gelen herkesi çekim alanına sokup, kendi içinde eritir. Bin yıldır içeri ayak basan herkesi kucaklayan, yutan ama özümsemeyen, herkesi ayrı tutan, herkes onu sahiplenmeye çalışırken, aslında kimsenin olmadığı, kimseye teslim olmayan kent. Her çöküşten sonra yeniden dirilir çünkü o her zaman özünü içinde saklar. Öteki kentlerin tarihleri süslenip, efsaneleştirilmiştir. Buradaysa, efsane tarihleşir. İki bin yedi yüzyıldır, burada her şey masaldır, söylencedir, inançtır, inkârdır, şiirdir ve sırdır.”

Yazarın, Paris ve İstanbul kıyaslaması müthiştir. İçinde çok yönlü analizler barındırmasıyla insanı çarpar! Dönüp dönüp kaç kez okudum ve düşündüm bu bölümü doğrusu. Moskova’yı ise bakın nasıl yorumlar: “Napoleon’u bile bitiren Rus kışı, insanı bitirir. Moskova’ya en çok kış yakışır, ağırbaşlı ve trajiktir. Laciverdimsi gökyüzü, havada kar kokusu, beyaz, soğuk, vahşi ve romantiktir. Bu şehir hep aşırı duygulara gebe; donuk, hareketsiz, durmuş oturmuş gibi görünür ama için için kaynar, kıpırdar. Sanki, arkada bambaşka bir dünya var gibi… Burada insan ‘gerçek’ duygusunu kaybedebilir, yanılsamalar dünyasına girebilir.”

 Şehir tanımlamalarından bazılarıydı yukarıdakiler. Kendisinin ve o dönemdeki zorunlu ayrılışların, toprağından uzakta kalmışların acımtırak özlemini şu cümleler ile özetliyor:

 “Sen o toprağı sulamamışsan, ekip biçmemişsen, acısını duymamışsan, inançlarına, efsanelerine yabancıysan, olmuyor. Şehir seni itiyor, şehre kök salamıyorsun, zamansız ve mekânsız alıyorsun.”

Nazım Hikmet’in içini harlayan, yanıp tutuşturan, eksik bırakan memleket hasretini bilmez miyiz! 

Şehirlerden halklara da gelir çözümlemeleri; “Rus halkının kaderi hep trajik olmuştur. Trajedi en çok Ruslara, sonra Almanlara yakışır. Akdenizliler farklıdır. Trajedinin anavatanı Ege olsa da, tarih onların üzerinden yağmur gibi akıp gider, birazdan güneş parlar ve kururlar.”

Okuma sürecimi düşünüyorum da, hüzün dolu sokaklarda dolandım durdum. Yenilmiş, umutlarını yitirmiş, acı çeken, çaresiz, ölüm kokan insanlara çarptım. Yazar bunu nasıl becerebildiyse, tüm kahramanlara aşağı yukarı eşit yakınlıkta hissedip, yaralandım. Fonda içimi sızlatan kendi insanımın, kendi özümün müziği vardı hep. Uçurumun kenarına gelen milyonlarca karıncanın atlayarak uçuruma düşmesi ve sonunda uçurumun karıncalarla dolduğu anda bir karıncanın onlara basarak öbür tarafa geçebilmesi umutlu bir hikâyeydi ama hepsinin farklı bir yerlerde darmadağın, bitik olması da bir o kadar hazindi. Yüreğime teselli veren ise, yazarın her fırsatta canlı tuttuğu, kederli ve harcanmış olsa da aşkın, yaşamın aslına, yüceliğine olan sarsılmaz inancıydı. Her şeye inat, kitap; gerek dili ile gerek kurgusu, tasvirleri, iç gözleriyle sarıp sarmaladı; biteceğine yakın ayrı bir keder duygusu, yarım kalmışlık hissi dolandı ruhumda. Sanırım yazarda da aynı duygu ağır bastı ki kitabın devamı olarak gelen Erguvan Kapısı’nı yazdı. Bana da bitirmek istemediğim kitabın tesellisi oldu elbet. Aynı çarpıntılarla okuyacaksınız benim gibi hem de araya başka kitap alamadan, vakit kaybetmeden.

Erguvan Kapısı, bazı yerlerde zoraki uzatma ve gereksiz tekrar gibi geldiyse de, yine özenliydi ve ince ince işlenmişti. Birbiri ardına yakıştırılmış, muhteşem sözcükleri, tarih, kişi ve olaylara sosyolojik, çözümleyici, felsefik bakış açılarını çok sevdim, siz de seveceksiniz.

“İçinden mavi bulutlar, beyaz kuşlar geçiyor. Deniz pırıl pırıl çakıl taşlarını yalıyor. Yeşil başaklar bahar rüzgârına kapılmış dalgalanıyor…” cümleleri ile yazar, anlatımının şiirselliğine takar ve alıp o mavi bulutlara uçurur sizi. Nasıl da umut doludur. Bir de ölümü anlatışına bakın; “Silah sesi duyulmadı; susturucu takılmış olmalıydı. Sokağın loş ıssızlığı ve gecenin sıradanlığı bozulmadı; Ense kökünde tarifsiz bir acıyla yere düşerken; sokak lambasının gözüne vuran ışığını, tanyeri sandı. ‘Özgürlüğümün ilk şafağı’ diye düşündü.” “Sokak lambasının gözüne vuran ışığını, tanyeri sandı…” Bu cümleyi kaç kez büyülenerek okuduğumu bilmiyorum. Kekeme yaşamlarımızın gölgesine sığınmışlıklarımızı ve gözlerime isyan ile hücum eden gözyaşlarımı hatırlıyorum.  

Okuduğum bir kitapta çok hoşuma giden ve beynime kazıdığım bir öğreti vardı. “Geçmişle hesaplaşmak: Külle örtülü korların üzerinde yürümeyi öğrenmektir. Külün altındakiler hiçbir zaman sönmez. Küller unutmalar, korlarsa o unutmaların altında yaşamaya devam edenlerdir.”  Kim bilir beklenmedik bir rüzgâr, beklenmedik bir çocuk, beklenmedik bir ışık külleri kor haline dönüştürebilir…

 İçinde Sıcak Küller Kalan Herkese, Sevgilerimle 

*Kent/ Konstantinos Kavafis

Çeviri: Erdal Alova – Barış Pirhasan    

Hülya Duman

Hülya Duman

Tüm Yazıları