FEMTRAK – Dünya Dişidir, Dişi Dişlidir.

Memet’e mektup

Memet’e mektup

Nazım’dan bize…

Her bahar, her yaz başlangıcı, her zaman umutların yenilenme nedeni olmuştur. Mümkün olsaydı da her umudu gerçekleştirebilseydik ya da umudumuzu hiç kaybetmeseydik. Gene de ben inanıyorum ki hayatımızda bazı insanlar, kitaplar, filmler, eserler, şiirler bize iyi gelir. En umutsuz zamanlarımızda içimizi ısıtır ama yakmaz. Bir kıvılcım oluşturur içimizde. Benim için Nazım Hikmet onlardan biridir. 3 Haziran, onun sonsuzluğa gittiği gün. Bu nedenle güneşle beraber içimiz onunla da aydınlansın istedim.

Biraz sonra okuyacağınız hikâyemin bana esin kaynağı olan kısmı şöyle:

Nazım Hikmet 11 Temmuz 1952’de Budapeşte’ye gider. Budapeşte’de yayımlanacak Seçme Şiirler kitabı için Macar Yazarlar Birliği tarafından davet edilmiştir. O sırada Moskova’da yaşamaktadır. 1956 yılına kadar aralıklarla ziyaret ettiği Macaristan’da her zaman coşkuyla karşılanır. 

1954’ün ilkyazında Tuna Nehri’nde bulunan Magrit Adası’ndaki Büyük Otel’de (Nagyszálló) kaldığı dönemde Budapeşte’nin değişik okullarından üçü kız, biri oğlan başarılı dört öğrenci okul yönetimi tarafından ödül olarak Nazım Hikmet ile söyleşi yapmak üzere seçilirler. Nazım çok mutlu olmuştur, onların akıl dolu sorularına şevkle cevap verir. Onlara İstanbul’u, üç yıl önce doğan hiç görmediği oğlunu anlatır. 

Çocuklar ayrılırken Moskova’daki yaşıtı öğrencilere önceden yazdıkları mektupları elden iletmesi dileğiyle şaire verirler. Kız öğrencilerden Julika, Nazım Hikmet’e ayrıca özel bir mektup uzatır. Zarfın üstünde, “Memet- Nazım Hikmet’in Oğlu – Türkiye” yazmaktadır. Nazım bu yoğun duygularla aynı gün “Postacı” şiirini yazar. 

Bu yaşanmış hikâye nedense beni çok etkilemiştir. Julika’nın mektubunda neler yazdığını hiç bilmiyorum. Aşağıda okuyacağınız, kendimi Julika’nın yerine koyarak yazdığım bir mektup. 

İyi okumalar…

Ayşe Bayvas
Fethiye, 03.06.2023

Can Yoldaşım Memet (1),

Bizim evde babamın elleriyle yonttuğu büyük ahşap masanın karşısında mavi boylu Tuna’nın kenarındaki taşlarla çerçevelenmiş bir ocak vardır. Babamın izin günlerinde arka bahçede kırdığı odunları ablamla ben “kim daha çok taşıyacak” diye yarışarak yanına yığarız. Hava soğumaya başladıktan sonra yanında ders çalıştığımız, annemin üzerinde asılı halkasına takılı tencerede yemek pişirdiği, banyo için su ısıttığı, küllerinin arasında patates közlediği ocak, kış boyunca hiç sönmez. Akşam yemeğinden sonra da hepimiz onun başına toplanırız. Herkes o gün ne yaptığını anlatırken ateşin harları arasında kestane pişer. 

Babam şehrin temizliğinden sorumludur. Her sabah, annemin akşamdan temizleyip kuruttuğu üniformasını giyer, malzemelerini alır ve kendi sorumlu olduğu bölgesine gider. “Sorumluluk önemlidir” der babam. Akşamları, o yanan ateşin başında bize çöp kovalarını nasıl boşalttığını, otlarının beli bir yana bükülmüş çalı süpürgesiyle kaldırımları nasıl süpürdüğünü, yere çöp atanları nasıl tatlı dille uyardığını anlatır. 

Annem, o gün nasıl çamaşır yıkadığını, hatta kardeşimi emzirirken yağmur başladığında nasıl koşup toplamak için yarım bıraktığını anlatır. Kardeşimden ve ev işlerinden zaman buldukça işlediği nakışları gösterir. Üzüm salkımlarından, menekşelere kadar her biri tutabileceğin kadar canlı çiçek desenleri ile işli gömlekler, masa örtüleri hatta mutfak bezleri bizim ülkenin yüz yıllık geleneğidir. 

Ablam Katalin ve ben, okulda neler öğrendiğimizi anlatırız. Dağları ve savaşları tanımlamamızı ister babam. Ona göre en zorlu yerlerdir dağlar ve savaş meydanları. “Doğru tanımlamak gerekir” der. En çok da edebiyat dersinde ne öğrendiğimizle ilgilenir. Sizin ve bizim birbirine karışmış tarihimizdeki ortak noktalardan biri de şiir geleneğimizin halktan geliyor olması bence. Hep sevda, inadına özgürlük var bizim de şiirlerimizde. Babanın bu ülkede çok sevilmesinin nedeni de işte bu. 

Senin baban Memet, “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” (2) diyerek evimizi aydınlatan adamdır. Biz o dizede ateşin hem yaktığını hem de aydınlattığını anlarız. “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz” (3) dediğinde içimizi ısıtan umut, ocağın harıyla yarışır. Benim babam, o ocağın başında her akşam onun sevda şiirlerini annemin gözünün içine bakarak okur, “Ve sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür.” (4) derken annemin gözünden süzülen iki damla yaşı parmağının ucuyla siler. Senin baban Memet, bizim evimizin insanıdır.

Senin baban Memet, ülkesinden ve senden uzak olabilir. Ama çınarlarında kolan vurduğu, hapishanelerinde yattığı memleketinin şarkıları ve tütünü dışında onun iç sıkıntısını hiçbir şey gidermez. Öyle ki Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmek ister, tepesinde bir çınar olursa taş da istemez. Bizim buralarda mezar taşları görkemli olur, heykelleri yapılır büyük işler yapmış büyük adamların. Yüzlerinin kabartmaları işlenir taşlara. Senin babanın büyüklüğü sözcüklerindedir Memet. Onun kelimelerinin üzerine hiçbir taş konulamaz. 

O sözcükleriyle savaşan bir adamdır. Alt alta dizdiğin hiçbir şey onun sözcükleri kadar güçlü değildir. Senin baban Memet, “Varılacak yere kan içinde varılacaktır. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.” derken özgürlük isteyen herkesin sesidir.

Bunları bil istedim.

Kucaklıyorum küçük yoldaşım,

Julika

1. Nazım Hikmet’in Macaristan’da Margit Adası’nda kaldığı Büyük Otel’de 16 Nisan 1954’te kendisini ziyaret eden dört öğrenciden Moskova’daki yaşıtları öğrencilere iletmesi için verdikleri mektuplara ilaveten verilen ve üzerinde “Memet – Nazım Hikmet’in Oğlu – Türkiye” yazan mektuba istinaden yazılmıştır.

2. Mayıs 1930’da yazdığı “Kerem Gibi” şiirinden

3. 1930 yılında yazdığı “Nikbinlik” şiirinden

4.  24 Eylül 1945 tarihinde Piraye’ye yazdığı şiirin son dizesi.

5. 1939 Şubat İstanbul Tevkifanesi şiirlerinden

6. 27 Nisan 1953 tarihli “Vasiyet” şiirinden

7. 1941 Sonbahar’ında yazdığı “Zafere Dair” şiirinden

8. Mektubu yazan kızın gerçek adı

 

 

 

Ayşe Didem Bayvas

Ayşe Didem Bayvas

Tüm Yazıları