Philadelphia

Yelda Karataş

Philadelphia, ilk bağımsızlık bildirgesi’nin okunduğu kent Amerika’da. Filmin adını bu kentten alıyor olmasının açık kapalı nedenleri var kuşkusuz. Gay’lerin kalabalık olduğu yerlerden biri olduğunu okudum. Filmi anlatacak değilim, filmi izlerken hissettiğim en değerli duygumu aktarmak istiyorum. Benim için sinema tarihinin unutulmaz kısacık bölümlerinden biri. 

Sözünü ettiğim bu sekansı daha önce başka vesilelerle paylaşmıştım. Hem filmden, hem de Maria Callas’ın o olağanüstü yorumunu da eklemiştim. Eşcinsellik üzerine didaktik ve sulu bir yaklaşımın yanına dahi uğramayan bu anlatım, bir filmin sadece konudan ibaret olmadığını da söylüyor bize. 

Konu bir araç. Requiem gibi. Siz ölümü ciğerinizde nasıl duyarsanız öyle bestelersiniz Requieminizi. O nedenle Mozart’ın Requiem’i başkadır, bambaşka.

Hiç bir sanat yapıtının bize bir hikaye anlattığını da düşünmüyorum bu bağlamda. Hikayenin bile hikayesi yoktur. 

Sanatçı eline çomak almış bir çocuk gibi, boyuna karıştırır önündeki toprağı… 

Philadephia’ya da, sadece gay’lere yapılan haksızlığa karşı yapılmış bir film olarak bakamadım hiç. Bütün ötekiler gibi vasat’ın elinden çok çekti eşcinseller, transeksüeller. Bütün ötekileştirmelerin karşısında durması bu filmi kuşkusuz değerli kılıyor.

Olağanüstü oyunculuk ve sinematografisi de.

Ama ben küçük çok küçük bir noktanın altını çizmek istiyorum filmden bir sekansı anlatarak.

Beni ciğerlerimden vuran sözünü ettiğim o sekans ise, büyük yanılgılarımızdan birinin altını çiziyor yavaşça.

İnsan insana nasıl ezbere ilişki kurduğumuzu bir kelebek kanadını dokur gibi anlatıyor…. Her izlediğimde gözyaşımı tutamadığım o sahne, koluna takılı borunun ucunda serumu ile yaşamaya çalışan ömrünün son günlerindeki AİDS’li avukat, yani Tom Hanks ve avukatı Denzel Washington’un kısa bir görüşmesi. 

İkisi de öteki; Eşcinsel ve Zenci… Avukat, eşcinsellerden çok da hoşlanmıyor ama dürüst bir avukat, müvekkiline inanıyor. 

O gece, davayla ilgili bir ayrıntıyı konuşmak için evine gittiğinde müvekkili, salonda La mamma morta (Annemi öldürdüler) Umberto Giordano’nun 1896 Andrea Chénier operasından bir arya dinlemektedir. Aryanın hikayesi, Fransız Devrimi sırasında geçmektedir. Operanın adı aynı zamanda aşka ve özgürlüğe inanan bir şair olan ana karakter, André Chénier’in adıdır.

Aryayı dinleyerek yorumlayan müvekkiline, dava ile ilgili konuşmaları gerekenleri bir türlü aktaramaz avukat, çünkü müvekkili onu dinlemez bütün ruhuyla aryayı dinliyordur. Arya avukatın hayatında ne kadar yer almaktadır, bilmiyoruz. Ama müvekkili ısrarla ona aryanın ruhunu söyler, kalbinden süzülüp geleni anlatır, gözyaşlarıyla.

Sonra, sonra, birden anlar avukat aslında iki insanın birlikte neyi paylaşırlarsa gerçek bir ilişki kurabileceklerini.

Avukatın anladığı, hissettiği o an insan ilişkilerinin avukat müvekkil (Bakkal-müşteri, doktor- hasta….) ilişkisinin çok ötesinde insan insana bambaşka kurulduğunun gerçekliğidir.

Birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin, ötekileşmişlerin birbirine destek olması üzerinden bile sahici olarak gerçekleşmesine yeterli olmadığının farkına varmak, insan olmaya atılan büyük adımlardan biri. 

O büyük operayı yüreğinin ta dibinde duyduğunu hissettiğiniz o insan, işte o insan bir başka delik açar ona doğru dönük kalbinizde.

Birbirimizin ruhuna dokunmadan, bir sanat yapıtı üzerinden hissederek buluşmadan, insanlığın bir parçası olduğumuzu anlamamız, birbirimizle gerçek ilişki kurmamız mümkün değildir. Hele bir insanı sevebilmemiz hiç!

Budur söylemek istediğim dostlar. Sanata inanıyorum, insanlık tarihinin tek gerçek şahidine.

Yazar: Yelda Karataş