ROL YAPMA

Ayşe Lebriz Berkem

Yıllar yıllar önceydi. Kendimi hiç istemesem de ateşli bir tartışmanın ortasında bulmuştum. Haklılığıma inanmış olmalıyım ki geri adım atmamıştım ama sonunda karşımdakinin muazzam hamlesiyle kalakalmıştım: ‘’Tiyatro yapma!’’ Bunu duyduğum anda tartışma bitmişti benim için. Sessizlik anımı geride bıraktığımda, karşımda kimse yoktu.

Günlük yaşamdaki ben ile sahnedeki beni ayırmayı bilen (en azından buna çaba gösteren) biri olarak sahiciliğime dil uzatılması ağrıma gitmişti. Kim, neden birine ‘rol yapıyorsun’ desin ki? Bu metaphor, başkası için bir şey ifade etmese de bende ‘yıkıcı’ bir etki bıraktığını itiraf etmeliyim.

Şimdi durup dururken bunu niye hatırladım?

Biz oyuncular sahnede birçok karakter ‘yaratabilir’ ve bu karakteri yaratırken rolün gerekliliklerini hikâyenin içinde izleyiciye sunmaya çalışabiliriz ama bunu yaparken günlük yaşamda ‘neysek oyuz’ denebilecek bir sahiciliği de yaratmaya çalışırız. Bunu önemseriz.

Oynadığımız karakterlerin, hikâyenin bütününde izleyicide ne uyandırmasını, nasıl bir etki bırakmasını bekliyorsak rolü öyle inşa etmeye çalışır, rolün ‘görünür’ olmasını sağlamış oluruz. Ama artık hayatta da böyle değil mi? Karşımızdakine ne düşündürtmek istiyorsak, onu nasıl etkilemek istiyorsak ya da bizi nasıl görmesini istiyorsak ‘öğrenilmiş’ beden, jest, ifade biçimleri ve sesimiz ile bunu sağlayabilir hatta kostümümüz ve mekânı tasarlayışımızda da yaratmak istediğimiz algıyı oluşturabiliriz.

Tiyatro, ‘olumsuz’ bir nitelik kazandığında bizler beyhude bir çabayla ‘’Tiyatroyu bulaştırmayın’’ desek de birbirini zayıf noktasından yakalayıp yıpratmak isteyen herkes ‘’… karşımızda tiyatro oynanıyor’’ gibi cümlelerle tiyatro metaforunu kendi emelleri için kaçınılmaz olarak kullanacak; ya da insanı afallatacak kadar derin mevzuları anlatırken, ‘’bu işin baş aktörlerindendir o’’ diyerek karşımızda ne menem bir tiyatro oynandığını idrak etmemizi sağlayacak.

Son zamanlarda tiyatronun metafor olarak kullanımına daha çok dikkat eder oldum. Düşünülmüş, öğrenilmiş, tasarlanmış, çalışılmış bir ‘rol’ giyiliyor ve inandırılıyor da… Tıpkı bizlerin rolümüze hazırlandığımız gibi bir süreçten geçerek yaratılıyor sanki bu roller. Bugün politikacılardan pazarlamacılara kadar bir çok meslek grubunun, ‘daha iyi hizmet vermek’ ve karşılarındaki kişilerle (bazen bu kişiler ‘müşteri’ ya da ‘kitleler’ de olabiliyor) nasıl doğru bir iletişim kurulur adı altında eğitim(ler) aldıklarını düşünecek olursak dünden bugüne bu alanda epey ilerlendiğini söylemeliyim. Bunların en tepesinde de sanırım siyasetçiler olsa gerek. Metinlerini yazandan tutun, jestlerini ve beden dilini saptayan, kostümünü belirleyen, mekânı tasarlayanlara kadar bu sunum bir ‘performansa’ hazırlanır gibi hazırlanmayı gerekli kılıyor. Çünkü ‘izleyeni’ var ve kitleleri etkilemek gerekiyor. Bunu ancak birilerinin taktiklerini ya da öğretilerini uygulayarak başarabilirler.

Bir diğer alan da sosyal medyada yaratılan ‘kimlikler’. Orada da takipçileri etkileme sanatı söz konusu. Yaratılan rolün görünürlüğü için çeşitli yöntemler öğrenmek ve uygulamak gerekiyor; tıpkı oyunculuk sanatındaki yöntemler gibi… Her yol ‘rolü yaratmaya’ çıkıyor. Öyle ya da böyle artık herkes birer oyuncu.

Biz tiyatro sanatını icra edenler bir metnin anlatımının ışığında üstlendiğimiz rollerimizi sunarken sahne olarak adlandırdığımız yerde (ki bu bir boş alan da olabilir) ve izleyicinin önünde belli bir süre boyunca gerçekleştirdiğimiz, izleyiciyi düşündürtmeye ya da onda bir etki bırakmaya yönelik faaliyetimizi bir ekiple birlikte gerçekleştirirken hakiki, sahici ve dürüst olmayı hatta daha da ileri gidecek olursam adeta ‘rol yapmamayı’ ya da ‘oynamamayı’ ama ‘rolü yaşa(t)mayı’ makbul sayarız. Bizler sahnedeki performansımızı gerçekleştirirken bunun bir ‘oyun’ olduğunun bilincini asla unutmadan icraatte bulunuruz.

Oysa sonradan ‘öğrenilmiş, çalışılmış, tasarlanmış’ rollerinden çık(a)mayan insanların kendilerini ifade ediş biçimlerinde olsun, birbirlerini etkilemelerinde olsun, kurdukları ilişkilere kadar bu sahiciliğin yitirildiğini düşünüyorum. Olanı biteni bir tiyatro oyununda izleyiciymişim gibi izliyorum. Havada, ‘rol kesme’ bulutları ve ‘rol’ kimlikler uçuşmakta. Giderek oyunculuktan ışığa, dekor ve kostüm tasarımına, aksesuara kadar değerlendirme yapmaya başladığımı fark ettim.  Kişinin kendini ve yaptıklarını başkalarına nasıl gösterdiği, kabul ettirdiği ve başkalarını nasıl etkisi altına alıp nasıl yönlendirdiği gibi bir dizi soru(n) beni daha çok ilgilendirmeye başlamış.

Günlük yaşamı bir tiyatro oyunuyla anlatabiliriz; kuşkusuz ki en güzelini William Shakespear yazmış:

Bütün dünya bir sahnedir…

Ve bütün erkekler ve kadınlar

sadece birer oyuncu…

Girerler ve çıkarlar.

Tiyatro mekânlarının kapalı olduğu şu günlerde her yer sahne olmuş sanki. Dünyanın bir tiyatro sahnesi olup olmadığını farklı bir biçimde sorgulamaya başladım. Kuşkusuz Shakespeare’in bu dizesini bütününden çıkarttığınızda gösteri toplumunda üstlendiğimiz roller de değişecek. Kısacası… Günlük yaşamı tiyatroyla karşılaştırdığımızda hangimiz doğal, hangimiz yapmacık, hangimiz  daha gerçek, daha içten ve daha da önemlisi ‘dürüst’ ben kaçırdım.

Güzel Ophelia, delirme sahnesinde şöyle der:

Nasıl ayırt ederim bir bakışta

Seveni sevmeyenden?

Külahından, tozlu çarıklarından,

Elindeki değnekten.

Nasıl ayırt edeceğiz, bu birinci soru.

İkinci soruyu kendime soruyorum: Nasıl bir tiyatro yapalım ki günlük yaşamdaki tiyatrodan ayrılabilelim? Bakın! Çözümü Süreyya Karacabey söylemiş:

Aslında metafor olarak tiyatro, tam olarak şuna işaret eder, bütün dünyanın bir tiyatro olduğu yerde, tiyatro, zorunlu olarak “tiyatronun tiyatrosu”dur.     

(Süreyya Karacabey-Gündelik Yaşamın Tiyatrosu)

Bugün yeniden düşünmeye ihtiyaç duyduğum işte tam da bu!

Yazar: Ayşe Lebriz Berkem