Savaşta ‘varlık’ olmak

Ayşe Didem Bayvas

Son derece karışık bir Ağustos geçirdik, yangınlar içimizi dağladı. Öte yandan Afganistan’daki (aslında zaten kaçınılmaz olan) rejim değişikliği canımızı çok acıttı. Genel olarak uzak coğrafyalara ilgisiz yetiştirilen bir toplumuz biz. Gelgelelim ‘insan’ olup, çıkar da beklemeden dünyayı dert edenlerdenseniz sürekli üzülecek bir olay oluyor. Benimki naçizane o hesap. Bir insan, bir kadın ve sanat tarihçisi olarak hem orada yaşananlara hem de tarihi eserlerin tahribatına ya da sanatın yerle bir edilmesine, sanatçının yok sayılmasına kayıtsız kalmam mümkün değil.

Aslında ülkesinde hiç başka ülkeyle savaş görmeden büyümüş bir nesle aitim (Bunu söylerken 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı saymıyorum). Ama adına ‘savaş’ denmese de kendimi bildim bileli bir haksızlık, bir kan, bir baskıcı rejim ve buna karşı çıkan nesille büyüdüm, sonra onlara katıldım. Anlamadığım olaylara şahit oldum, oluyorum. Hele ucunda ‘yok etme’ olan bir eylemi hiç anlamıyorum.

Afganistan dediğimiz ülke, 18. yüzyılın ilk yarısından itibaren Afgan kavminin idari bakımdan ağırlık kazanmasıyla siyasi birlik haline geldiyse de gerçekte eski çağlardan beri çeşitli orduların gelip geçtiği bir yer.  İslamiyet öncesinde Pers hakimiyetini takip eden Büyük İskender Dönemi ve ardıllarından Seleukoslar, Yunan kökenli Baktriana Devleti, Hindistan’da gelişen Çandragupta Devleti, İskitler, Kuşanlar, Ak Hunlar; İslamiyet sonrasında da Sâmânî Devleti, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar, Bâbür Devleti… Daha devam ediyor ama tarih dersine girme niyetinde değilim. Amacım, coğrafyanın kültürel zenginliğini belirtmek…

Tahribat Öncesi

Tahribat Sonrası

2001 yılında Taliban hükümeti tarafından put ilan edilerek dinamitlerle patlatılan 6. yüzyıla ait Bamyan heykelleri savaşlar nedeniyle yok edilen eserlerden sadece biriydi ama sanki daha önce hiçbir ideoloji bir eseri yok etmemiş gibi çok ses çıkardı. Oysa, insanoğlunun yeryüzündeki uzun hikayesinin tanıkları olan ‘Kültürel Miras’ niteliğindeki eserlere saldırı çok uzun bir konu ve de aslında bir “Savaş Suçu”.

Uluslararası hukukta, kültürel varlıkların özel olarak korunmasının temeli 1907 tarihli (IV) No.lu Lahey Sözleşmesi’nin 27. ve 56. maddeleri ile “dini veya hayır amacıyla kullanılan binalar, eğitim binaları, tarihi binalar ve eserlerin amaçsız şekilde tahrip edilmesi”ni savaş suçu olarak tanımlayan 1919 yılında kurulan Sorumluluk Komisyonu’na kadar dayanıyor. Hukukçu değilim, detayları aktaramam. Sadece insanca bakıyorum ve kültürel varlıkların da korunmaya ihtiyacı olduğunu, zarar verenlerin cezalandırılması gerektiğini savunuyorum. Ülkemizde de dünyada da…

Taşına elimi sürersem eskitirim diye korktuğum yapılar var bu dünyada. Bir kısmında kurşun delikleri, dinamit izleri var artık. Başımı yaslayıp ağlamak istiyorum onlara. Göremediklerim için ağıtlar yakmak istiyorum. Yaşadığı dönemde kıymeti bilinmemiş, yok sayılmış, sürülmüş, katledilmiş sanatçıları, bilim insanlarını, felsefecileri, insan hakları savunucularını yüreklerinden öpmek istiyorum. Günümüzdekileri ise görünmez bir örtü olup kötülüklerden sakınmak…

Dünyanın bazı bölgelerinde kadın olmak yeteri kadar zorken bir de sanatçı, model, aktris, bilim ya da düşün insanı olmaya kalkmak gerçekten yürek istiyor. Taliban’ın Afganistan’ı hâlâ kontrol altında tuttuğu 1998 yılında İran’da bir mülteci olarak dünyaya gelen Afganistan’ın ilk ve tek grafiti sanatçısı Shamsia Hassani, 2005 yılında ülkesine geri döndüğünde bir fark yaratmak ve sanatı da savaşın izlerini kapatmak için kullanmayı umuyordu. Bir yandan Kabil Üniversitesi’nde ders verirken diğer taraftan sokakları, Taliban’ın yıktığı yerleri boyamaya adamıştı kendini. Kayıplarına rağmen sokaklarda olmaktan vazgeçmedi. Kadınların yüreğinden uçurtmalar uçurdu, ışık saçan çiçek saksılarıyla dimdik duran kadınlar çizdi. Bazen ellerine bir klavye bazen bir yusufçuk verdi. Kâğıttan gemilerden denize düşen ışıklı saksıya uzanan kadınları var onun.

Özgürlüğün güçlü sesi olarak yaptığı resimlere baktıysanız sizin de kalbiniz benimki gibi parçalara ayrılmıştır mutlaka. Onun sanatı, Afgan kadınlarının gücü ve direncinin yanı sıra Hassani’nin umudu hayal etmeye devam etme becerisinin bir kanıtı gibi geliyor bana.

Afgan şiirinin önemli temsilcilerinden Layla Sarahat Rushani’nin dizeleri geliyor aklıma.   

“Evleri kül eden alevler
kırmızıydı
Ve kül bıraktı
Döktükleri ve döktükleri kan
Yılın takviminde
hala kırmızı
Sonbahar yaprakları
Kasvetli gün batımı rengi
kırmızıydı
kırmızı
kabuslarımın rengi bile
hepsi kırmızı mı
Kıpkırmızı”

Çocuklar kırmızıyı dökülen kanlardan değil, bahçedeki ağaçtan topladıkları elmadan öğrenmeli, kadınlar başlarına al yazma sarıp sevdiklerinin elini tutabilmeliler günün birinde. Hiç kimse evsiz ve umutsuz kalmamalı.

31.08.2021, Fethiye

Not: Shamsia Hassani’nin resimleri kendi sosyal medya hesabından alınmıştır.

Yazar: Ayşe Didem Bayvas