Sinemanın Kayıp Kıtası: Kadın

Ayşe Özer

Beş temel öğesinin üstüne altıncı öğe olarak baktığı ancak görmediği kadını Hindistan zanneden bir Kolombdur sinema. Kadın, ya uzaktan seyredecektir geçen gemileri, ya da kendini keşfedecektir. Ama belki de kadın, kendi kendine yalan söylemeye başladığından bu yana kimseye inanmamaktadır.

 “Sarılıp kendi gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse”

                                                                                                Cemal Süreya

Kadın her yerde kadındır tümcesinin zihnimizdeki görsel karşılığı ya ojeli tırnaklarıyla tüfeğini tutan bir kadın asker, ya topuklu pabuçlarıyla hizmet vermeye çalışan bir arama kurtarma görevlisi, ya da elinde beziyle bulunduğu her ortamı hijyenik bir hale getirmek için uğraşan cefakar fedakar varlıktır.  “Gezmiş eşyada belli, bir kadının elleri” naifliği de değildir bu bakış açısının sebebi. Kadın bir arzu nesnesi olarak süsle-püsle boyayla badanayla özdeşleştirilir. Moulin Rouge’da ne der: “Elmaslar kızların en iyi arkadaşlarıdır” Evlenilecek kadının ise ruhunda hizmetçilik olmalıdır.

Acaba kadın her yerde kadın mıdır?Yoksa bu eril iktidarın sancağı altında kabul görmek için erkekleşmesi mi beklenir? Sevgi Soysal, Tante Rosa’sı için “Bütün kadınca bilemeyişlerin ortak adı”dır der. Kadınca bir bilemeyiş olabilir mi bunun sebebi? Ya da belki de Frazer’in dediği gibi “Erkekler tanrıları yaratır, kadınlar bunlara tapar” Kadın-erkek arasındaki cinsiyet rolü farkı neslin devamı için değil, düzenin devamı için gereklidir. O nedenle sürdürülebilirliği daha da önemlidir.

Eski çağlarda bazı hastalıkların tedavisi bulunup insan ömrü uzadıkça, kadınlar menopoza girmeye başlarlar. Kısa bir süre sonunda da bu kadınlar ölünce menopozun ölümcül bir hastalık olduğu sanılarak bu kadınlar toplumdan tecrit edilmeye başlanır. Oysa kocasını kaybetmiş yaşlı kadınların evlerinde derin bir huzur vardır. Yorgan gitmiştir de kavga bitmiştir belki de. Menopoz huzurdur bazen. Şimdilerde bir insandan diğerine yüz bile nakledilirken kadının kadınlığından erkeğin yararlanamaması sonucunu doğuran her durum şiddet ve ölümle sonuçlanabiliyor. Menopozu göremeden yitiyor kadınlar.

Yuvayı yapan dişi kuşun istediği kalıba dökülmesini talep eder toplum. Kızlar gülmez, öyle ulu orta konuşmaz, kahve içerlerse kara kız olurlar. Evde başlayan toplumsal cinsiyet dayatmaları daha sonra hayat bilgisi kitaplarından fışkıran önlüklü anne resimleri ile alt bilince yerleştirilir. Mutfak da ona edilgenliği, sabrı öğütler. Yemekle birlikte pişmeyi öğrenir kadın, şekerin erimesini beklemeyi. Kadın, bozmaktan başka bir ereği olmayan zamana güvenmez. Büyüye inanır, mistisizme prim verir. Geleceğin geçmişin tekrarı olduğunu düşündüğünden mucize ister ve hiçbir mucizeye şaşmaz. Simone de Beauvoir “la deuxiéme sexe” (ikinci cinsiyet) olarak tanımlar kadını. Ona göre “Kadın dünya kurulalı beri içinde taşıdığı niteliklerin, içkinliğin kurbanıdır. Dünya onun gözünde içi görünmeyen, donuk bir varlıktır. Kadın için dünya, alınyazısının egemenliği altındadır, anlaşılmaz isteklerle doludur. Mantık kadının kullanma fırsatını bulamadığı bir şeydir. Bir kıyas, ne bir mayonezin güzel olmasına, ne de ağlayan bir çocuğun susturulmasına yardım eder. Erkeğin akıl yürütmeleri kadının yaşadığı somut gerçeğe uymaz. Kafasının içi tam bir panayır yeridir. Ama zaten oraya aydınlık getirmek, dünya sorunlarını açık seçik görmek onun işi değildir, ona erkek yetkesini kabul etmeyi öğretmişlerdir. Bunun için de, kendi hesabına eleştirmekten, inceleyip yargılamaktan vazgeçmiştir.” Sen o güzel aklını devlet-i aliyyenin işleriyle yorma Hürrem’im. Hürrem de öyle diyordu zaten.

Kadın geçmiş bütün nesillerin günahıyla doğmuştur. Ya o şeytanın yakın arkadaşıdır, ya da şeytan onun. Rivayet muhteliftir. Rita Hayworth’un Gilda’daki meşhur striptiz sahnesinde söylediği “Put the blame on mame” isimli şarkıda tabiat ananın bile dişi olduğu için suçlu olduğundan söz edilir. “Hata benim, günah benim, suç benim” diye de çevrilebilir ozanın diliyle.

Kadının edilgenliği kendisine sunulan Adem’in cennetini kabul etmesiyle başlar. Havva’nın kadınlığıyla yoldan çıkarıp, Adem’e yedirdiği yasak elma cennetten kovulmamızın sebebidir.  Biz bu yalan dünyaya onun yüzünden düşmüşüzdür. Havva, femme fatale’lerin de anası olunca hayatımız bir kara filme dönüşmüştür. Öyle der, erkek elinden çıkan eril dünyanın eril tarihi. Ki o tarih 1896 yılında sinemayla hikaye anlatanların ilki olan Alice Guy Blache’i kadın olduğundan sinema tarihi ve kaynaklarında da yok saymaktadır. Hep aynaya bakar gibi yürümesi, öyle yaşaması öğütlenen kadına biçilen rol, toplumsal hayatta olduğu gibi toplumun aynası sinemada da kadrajın dışındadır. Aynaya bakmak her zaman bir yüzleşme değildir.

Görsel sanatlarda kadının varlığı da toplumsal bakış açısına denk düşmüştür. Georges Polti’ye göre 36 öykü ile sınırlı olan dramatik sanatlarda kadının öyküsü hep acıya yazgılılık üzerine kuruludur. Jean-Luc Godard’ın itirafıyla, “Sinema tarihi erkeklerin kadınları filme alma tarihi”dir. Ana akım patriyarkal sinema üç boyutlu bir bakış açısıyla beyaz perdedeki kadını nesneleştirir. Kameranın röntgenci bakış açısı, filmdeki erkek karakterin kadına bakış açısıyla nesneleştirilmesi ve ikisinin birleşimiyle doğan izleyicinin bakışının toplamı kadını sinemanın altıncı öğesi yapar. “Kadının adı yok” değildir, sadece adı vardır, sureti soldurulmuş bir resimdir.

Kadınların sinemadaki yeri sadece oyuncu olarak değil, yönetmen olarak da erkek gibi kadın oldukları sürece tesis edilebilmiştir. Kadınlar ya benzerler, ya da susarlar. Ya eril iktidara biat edip onlar gibi olduklarında, ya da sustuklarında kabul görürler. Bu, yaşamın her alanında olduğu gibi sinemada da böyledir. Kadınlar aynı eril kalıplarla kendilerini inkar ederek sinema yapmaktadırlar. Ne bekliyorduk ki? İş yaşamında da başarılı olmak için “eril” olması beklenmez mi kadının? Tansu ÇİLLER nasıl tanımlanırdı? Masaya yumruğunu vuran kadın! Askeri üniformasıyla çekilmiş o fotoğrafında sarışın güzel kadın olmaktan ne kadar uzak olduğunu cümle aleme ilan etmiştir. Thatcher’in lakabı neydi? Demir Lady! Oscar alan kadın yönetmen Bigelow’un filminin adına bakalım bir de; “Ölümcül Tuzak”. Hem ölümcül hem de tuzak. Yani kadınlar, ya “hükümet gibi kadın” olurlar ya da “Mona Lisa Smile” filmindeki gibi bir erkeğe sunulmak üzere bir meta gibi yetiştirilip paketlenirler ve sinerler mutfaklarında!

Kadınlar da erkek gibi film yapınca, sinemanın feminist eleştirisine ihtiyaç bitmediğinden hala kadın filmleri festivalleri düzenleniyor. Kadın yönetmenlerin birçoğunun kadın meselelerine değil de toplumsal olaylara bakmaya uğraştıklarını, bunu yaparken de kimliklerinden sanki utanarak “erkek olmayan” yönetmen olmaktan öteye gidemediklerini söyleyebiliriz. Yönetmen kendi kimliğini değillemeler üzerine kurunca filmi de “erkek değil” üzerine kurulu oluyor ve bunu ispatlamak için de bol bol kadın cinselliği gözümüze sokuluyor. Erkekliğin ispatı için “Aç da teyzeler görsün” demenin karşılığı kadınlığının ispatı için erotizmin doruklarında gezinmek olarak ortaya çıkıyor. Seks iyi satar ne de olsa.

Kadının birey olabilmesi Fransız Devriminden sonra filan değildir. Hala söke söke hak almaya çalışmaktadır kadın. Kadın yönetmenden hep kadın filmi yapmasını beklemek, onun sadece kadın sorunları ile ilgilenmesi gerektiğini düşünmek onun toplumsal varoluşuna haksızlık etmek olur. Ancak bu erkek evreninde ezilenin güçlü dilinin sesini duymak, dayatılan “Ya benze, ya da sus” denkleminin karşısında durmak için gerekli. Yusuf Atılgan’ın “Sinemadan çıkan insanın dünyayı değiştirebileceği” savına güzellemeyle söylersek, bir şey sinemamızda yoksa düşünce hayatımızda da yoktur. Kadın birey olarak var oluşunu kendini inkar etmeden ve benzemeden gerçekleştirdiğinde kadın filmleri festivallerine gerek kalmayacaktır belki de. Kadınlar lehine kurulunca görsellik, bakışın pornografisinden kadını kurtarabilecektir ancak. Atilla Dorsay’ın itirafıyla erkek egemen bakış açısının glamour öğesi gibi hatırlayacağı bir nesne olarak kalmayacaktır o zaman beyaz perdede. Altıncı öğenin reddi, sinemayı gerçekten yedinci sanat yapacaktır belki de. 

Devam edecek…

Yazar: Femtrak