ANKARA’DA SERGİLENEN ANLATILAMAYAN ÖYKÜLER DİJİ TİYATRO PROJEMİZİN ve YÜZLEŞME OYUNUMUZUN  OLUŞUM SÜRECİNDEKİ NOTLAR

1.

Ataerkillik

Gündelik yaşamda özel bir duyarlığımız yoksa ataerkilliği hissetmeyiz. Tıpkı kalp atışı gibi. Yaşamamızın can damarı kalbimizdir  ama kendini belli etmediği sürece onu hiç düşünmeyiz. Varlığını hissettiğimiz anda da mutlaka bedenimizde küçük ya da büyük bir arıza oluşmuştur; kalp ritim bozukluğu ya da sıkışma duygusu gibi. O zaman da panikleriz. Ataerkilliğin de en karakteristik yanı görünmez olması, tıkır tıkır işleyen ve yaşamımızın doğal bir parçasına dönüşen bir sistemdir bu. Devlet, işyeri, yasalar, aile her yerde işlemektedir. Sistemde bir arıza olduğunda ki (bu arızanın bileti genellikle kadınlara kesilir) yine panikleriz, ama arızanın nedenlerine inip de çözüm üreteceğimize gözlerimizi kapamayı tercih ederiz. Sistemin iyi işlemesi o kadar önemlidir ki bir sorun çıktığında, örneğin bir kadın şiddet gördüğünde bu sorunun örtbas edilmesi için neredeyse el birliğiyle çaba harcarız. Yaşananların magazin sayfalarına kilitlenmesi de bunun tipik bir göstergesidir. Ah ederiz vah ederiz sonra da hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ederiz. Toplumun üst katmanında olanlar arızadan diğerlerine oranla daha az etkilendiklerinden ya bunu gelip geçici bir aksama olarak sineye çekerler ya da görmezden gelirler. Dahası Cumhuriyet devrimlerinin kadınlara kazandırdıklarından söz ederek içlerine su serperler. Ama devrimlerin alt katmanlara hiç ulaşmamış olması üzerine pek kafa yormazlar. Çünkü sistemi sorgulamak işlerine gelmez.

Ataerkilliğe karşı çıkan ve kadın sorunlarını görünür kılmaya çalışan feminizm cinsiyetçiliği, yani kadınların cinsiyetçi rollerle kodlanmalarını, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir hareket. Bunu anlamak bir çok kimseye, özellikle de bu sistemin taşıyıcısı olan erkeklere güç geliyor.

2

Erkekler de kurban

Ünlü sosyolog Pierre Bordieu ataerkil sistemin haklı olduğunu kanıtlayacak hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylüyor. Neyi neden kanıtlasın ki? Her şey o kadar sıradan ve normal ki. Yazara göre eril sistemin sadece kadınlar değil erkekler de kurbanıdır. Kadınlar kendilerini inkar etmeyi ve suskun kalmayı öğrendikleri oranda, erkekler de egemen simgelerin tutsağı ve sinsice kurbanıdır. Bu açıdan erkek olma ayrıcalığı da aslında bir tuzaktır.

Baskı, korku ve şiddet dolu eril bir toplumsal modelin yerini kadın erkek, yetişkin,  çocuk herkesin mutluluğunu odak alan yapıcı ilişkiler, dostluk, dayanışma, empatiye dayanan bir model geliştirilemez mi?

İçimizdeki yapıcı gizilgücü henüz keşfedememiş olduğumuzu düşünüyorum… Berbat bir dünyanın içinde yaşıyoruz ama bunun böyle kalması gerekmiyor.

3.

Feminizm

Bazı aklı evveller feminizmi erkek düşmanlığı sanıyor. Düşmanın erkekler değil de  kadınların üzerinden silindir gibi geçen cinsiyetcilik olduğunu anlayamıyor… Bazıları da feminizmi biçimsel bir şey olarak görüyor, feminizmle yaşam arasındaki bağlantının farkında bile değil. Eşitsizlik öyle bir yerleşmiş ki beyinlere…

Kadın hakları insan hakları olarak kafalara yerleşse, cinsiyet ayrımı olmadan herkes aynı oranda bu haklardan yararlanabilse ne kadar çok şey değişebilir. Öyle bir dünyada sadece kadınlar değil erkekler de rahat edeceklerdir. Ailenin şefi erkektir gibi bir zihniyetin olmadığı bir dünyada bütün sorumluluklar, aileyi geçindirme, ev işleri, çocuk bakımı hepsi aynı oranda paylaşılacaktır.

Ciddi bir arıza var sistemde.. Kadın ve erkek arasında büyük krizlere ve çatışmalara yol açan bir arıza. Bu ülkede her gün bir kadının sokak ortasında vurulması, insanların da seyirci kalması bunun kanıtı değil mi? Katiller ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyorlar. Sistemdeki arızanın nereden kaynaklandığı saptanabilse ve buna göre önlemler alınabilse kadın cinayetleri de büyük oranda engellenebilir. Ama tersi oluyor. Arızayı üreten ataerkil zihniyet yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılarak kendi doğrularını savunuyor, buna direnen kadınları da arızalı olarak damgalıyor. Böylece kısır döngü sürüp gidiyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının önemi her bir cinayette daha da güçlü bir biçimde yeniden ortaya çıkmıyor mu?

4.

Namus

“Dil Karanlıkta parlayan bir ışık olabileceği gibi, ölümcül bir ok da olabilir… İçerdiği özgürlük duygusu ve gerçeklikle toplumu etkisi altına alabileceği gibi, aldatıcılığı ve fanatizmi ile insanı hipnotize ederek ölümcül tehlikelere de yol açabilir” diyor Vaclav Havel. 

Doğru tabii, Namus sözcüğü yüzbinlerce kadının yok edilmesine neden olan  ölümcül bir ok değilse nedir?

Kadının yaşayıp yaşamaması sadece bu sözcüğe bağlı değil mi?

Erkeklerin ağzından hiç düşmeyen şu katil sözcüklerden nasıl kurtulabiliriz?

Namus sözcüğü kafamdan çıkmıyor..

Namus deyince kadınla ilgili her şey girebiliyor işin içine, her şey. Başkasına aşık olmak, başka birini sevmek, boşanmak istemek, çocuk doğurmayı istememek, adamın ailesiyle anlaşamamak, bir işe girmek, para kazanmak, sinemaya gitmek, sokağa çıkmak, bir adama yol sormak, sokakta dondurma yalamak, misafirliğe gitmek, parfüm sürmek, açık giyinmek, pazarda alışveriş yapmak, balkonda çamaşır asmak, yemeğin tuzunu kaçırmak, pencereden dışarı bakmak, camı açmak,  şarkı söylemek, mutlu olmak, şaka yapmak, eğlenmek, gülmek, konuşmak, kafayı yerden kaldırmak, birine bakmak, nefes almak….

Namus gibi seri katili sözcükleri yok ettiğimizde o sözcüğün uyandırdığı ölümcül çağırışımlar da kendiliğinden unutulmayacak mı? Keşke sözcükleri de çöp kutusuna atıp yok edebilseydik

5.

İki Olay

İki olay: Olay 1: İmam nikahıyla evli olduğu kocasından ayrılan bir kadın  çocuklarını görmek için adamın evine gittiğinde ağır bir suç işliyor, çünkü lüks bir arabayla gidiyor. Tartışmaya başlıyorlar ve adam kadını bıçakla öldürüyor.

Olay 2: On dört yaşında evlendirilen bir kadın yıllarca ağır şiddet ve işkence görüyor. Baba evine kaçıyor. Ama babası onu reddediyor. Polise, savcılığa başvurması, kocası hakkında suç duyurusunda bulunması işkencelerin artmasından başka bir işe yaramıyor. Üstüne kaynar su dökülüyor, yumruklarla burnu, demir boruyla ayağı kırılıyor, keserle başı yarılıyor. Sonunda kadın adamı öldürüyor.

Her iki olayı da ele alan mahkeme adama ağır tahrik ceza indirimiyle 8 yıl veriyor, kadına ise hafif haksız tahrik gerekçesiyle 35 yıl hapis cezası veriyor.

İlk olayda bir kıskançlık söz konusu, ikincisinde ise  şiddet ve işkence. Kıskançlık ağır tahrik sayılıyor.

Erkek şiddeti ile etkin mücadelede dünyanın en iyi yasaları da yapılsa, iş, erkek egemen yargı pratiklerinde kilitleniyor. En başta adli kolluk aşamasında sorun başlıyor. Kadınlar şiddet gördükleri gerekçesiyle karakola başvurduklarında polislerin tutanak tutması, kadınlar istiyorsa sığınağa yerleştirmesi, koşullar uygunsa koruma kararları için gereken işlemleri yapması gerekiyor. Genelde ise tam tersi oluyor ve polis uzlaşmacı pozisyonuna geçiyor. Doğru düzgün bir işlem yapmadan kadınları evlerine/şiddet uygulayan erkeğin alanına gönderiyorlar. Yargı mekanizması da yukardaki örneklerden görüldüğü gibi aynı doğrultuda işliyor..

Haksız tahrik indirimleri ile erkekler cezasızlık zırhına büründürülürken, kadınlar  yargılanıyor. Erkekler haklı, kadınlar suçlu pozisyonuna düşürülüyor. Ancak yargının haksız tahrik indirimleriyle şiddeti meşrulaştırması, erkekleri de cesaretlendirmeleri son derece vahim bir tablo karşımıza çıkarıyor. Bu kararlar sadece erkekleri teşvik etmekle kalmıyor, kadınların da adalete olan güvenini sarsıyor. Birçok kadın erkeğin değil kendisinin yargılanacağı korkusuyla yaşadığı şiddeti gizliyor.

İyi hal indirimleri de benzer bir tablo açığa çıkarmakta. Bir de tabii indirimlerden daha vahimi var; beraatlar, düşürmeler, tahliyeler. (Ezgi Duman, www.evrensel.net 28.5.2017)

Bizde yargı, kadınların sistematik erkek şiddeti karşısında kendini savunma zorunluluğunu meşru müdafaa olarak görmüyor, ‘öldürmeseydi öldürülecekti’ diyemiyor. Tipik  bir sistem arızası diyor Esin Hoca..

Son verilere göre son  on yıl içinde işlenen cinayetlerin sorumlusu olan katillerin cezaevlerinden izinli çıkan ve  kaçan sabıkalı mahkumlar olduğu saptanıyor.

Güvenlikten, savcılığa ve  yargıya  kadar  yasal mekanizmaların kadınların aleyhine işlememesi için mutlaka bir toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan bir kuruluşun  olması, kadınlarla ilgili bütün sorunlarda bu kuruluşun temsilcilerinin de etkin olarak görev alması gerekiyor.

6.

Bizde Öldürülen Kadın Sayısı Avrupa’dan Az

Aile Bakanlığının son verilerine göre Türkiye’de devlet koruması altında öldürülen hiçbir kadın olmadığı saptanmıştır. Aile Bakanı güvenlik güçlerine bu konuda gösterdikleri hassasiyete teşekkür ederek bu durumdan duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.

Bakanlığın 14.2. 2019 tarihindeki bildirisi

Bizde Öldürülen Kadın Sayısı Avrupa’dan Az

Birleşmiş Milletler 2018 yılı raporuna göre dünyada milyon başına düşen kadın cinayeti sayıları da şöyledir: Dünya ortalaması: 13 Avrupa ortalaması: 7 Türkiye ortalaması: 3.8

7.

Son On yılda kadın cinayetlerinde bir artış var

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, “Kadın cinayetleri arttı ama bizim bundan haberdar olmamız da arttı. resmi olmayan rakamlarla konuşursa yüzde 1500’lük bir artıştan söz ediliyor ama Türkiye’de her 10 kadından 4’ü şiddetle karşı karşıya. Nüfusun yarısı kadınsa, 10’den 4’ü oranlaması yaptığımızda 14 milyon kadının şiddetle karşı karşıya olduğunu görüyoruz” dedi.

Son 10 yılda 2337 kadın şiddet görerek hayatını kaybetti.

Son yılda 2337 kadın şiddet görerek hayatını kaybederken, en çok boşanmak istedikleri ve kendi hayatlarına dair karar almak istedikleri için öldürülüyorlar.

Sorunun çözümü yönünde somut adımlar atılmadığı için cinayetler devam ediyor. 

2018 Ocak ve Şubat ayında 75 kadın öldürüldü. En büyük sebep kendi hayatlarına dair karar almak istemeleriydi. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre, 2017 yılında tam 409 kadın öldürüldü.

Kadın cinayetleri resmi verileri 2008 yılından başlıyor. Önceki yıllara ilişkin sağlıklı veriler yok. 

Yıllara göre kadın cinayetlerinin sayısı:

2008 – 80 kadın
2009 – 109 kadın
2010 – 180 kadın
2011 – 121 kadın
2012 – 201 kadın
2013 – 237 kadın
2014 – 414 kadın
2015 – 303 kadın
2016 – 397 kadın
2017’de 472 kadın öldüldü. 2018’de 477 kadın öldürüldü. Son 10 yılda tam 2337 kadın şiddet görerek hayatını kaybetti. 2019’da 474 kadın öldürüldü. 2020’de 300 Kadın öldürüldü, 171 kadın şüpheli ölü şeklinde bulundu. 2021’de 217 kadın öldürüldü, 217 kadın ise şüpheli ölü bulundu.

8.

Sorular

Birini öldürmeye giden yolun taşları nasıl döşeniyor? O taşlarda medyanın, anaların, babaların, konu komşunun payı ne? Neden şiddetin taşıyıcıları genellikle erkekler? Kadınların erkekleri öldürmesiyle erkeklerin kadınları öldürmesi arasındaki fark ne? Şiddeti körükleyen ekonomik, sosyal ve politik koşullar neler? Ataerkilliğin yarattığı körleşme nasıl bir hastalık, bu hastalığın yaygınlaşmasına yok açan etkenler neler? Hangi antivirüs bu hastalıkla mücadelede etkin olabilir?

9.

Boşanma

Boşanma olgusu alt katmandan gelenler için sadece bir hayal… Bu hayali gerçekleştirmek isteyenler de öldürülüyorlar. Başaranlar ise mahalle baskısından dolayı büyük  travmalar yaşıyorlar. Boşanan kadına iyi gözle bakılmıyor çünkü. Değil toplumun alt katmanlarında bizim kesimimizde bile bu böyle. Çocukların sorumluluğu ve yükü sadece kadına yükleniyor. Ama bütün güçlüklere rağmen boşanma kadına özgürleşmenin yollarını açıyor.

Padua’da yapılan bilimsel bir araştırmaya göre çözülen ailelerde kadınlar boşanmayı özgürlük olarak yaşarlarken, erkekler bunun altında çok eziliyor. Modern ailelerde kadınların meslek yaşamının yanı sıra aile yaşamın bütün sorumluluklarını üstlenmeleri ile birlikte dayanma güçleri giderek azalıyor bu da  depresyona yol açıyor. Bu nedenle ekonomik güvencesi olan  kadınlar boşanmayla özgürlüklerine kavuşuyor. Yine aynı araştırmada tek başına yaşayan kadınların evlilere oranla daha mutlu oldukları ortaya çıkıyor.

  1.  

Magazin dünyası

Vara yok demenin, daha doğrusu olayların üstünü örtmenin başka bir yolu da magazin haberleri. “Aşk Cinayeti”, “Cinnet Geçirdi, Sevgilisine Kezzap Attı”, “Cani baba karısını öldürdü” başlıkları, biz kadınları bir kere daha psikolojik şiddetin kollarına atıyor. Biliyoruz ki medya, bir kadının canını toplum içerisinde önemsiz ve sadece birer magazin olayından ibaretmiş gibi göstermeye uygun bir etkiye sahip. Bunun sonucunda ise “O saatte orada ne işi varmış?”, “Evli değilse o erkekle evde ne yapmaya gitmiş?”, “O kadar kısa şort giyerse tabii tekme atarlar, az bile yapmış.”, “Su testisi, su yolunda kırılır” tepkileriyle de basitleştirilmeye çalışılan kadın cinayetleri ve kadına karşı işlenen diğer suçlarla mücadelede en başa dönerek asıl hedefimizin erkeklerle eşit haklarımızın olduğunu ve bunlara saygı duyulması gerektiğini tekrar tekrar anlatmamız gerekiyor.

11.

Mor cepken

Yörüklerde bir gelenek varmış. Yörük kızlarının çeyizlerine hep mor bir cepken konurmuş. Erkeklerin korkulu rüyası olan mor cepken kadının dik duruşunun simgesiymiş. Evli Yörük kadını kocası tarafından aşağılanıp dövülürse ya da ihanete uğrarsa mor cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururmuş. Bu da “şiddet görüyorum bana yardım edin” anlamına gelirmiş. O zaman ona sahip çıkmak için bütün kadınlar toplanıp çevresini sararlarmış. Kocası ise utancından artık kimsenin yüzüne bakamaz olurmuş. Karısı mor cepken’i çıkartıp da onu bağışlamazsa kimse ona, kadın erkek kimse, selam bile vermezmiş. Eşi mor cepken giyen adam eşinden boşanmakla kalmaz, bir daha da kolay kolay evlenemezmiş. Çünkü herkes bilirmiş ki eşine mor cepken giydiren bir adamdan koca olmaz… Böyle bir şey bugün olacak olsa Mor Cepken  “ben ölmeye hazırım” anlamına gelmez miydi? Adam herkesin gözü önünde cepkenli kadını anında vurur, içerde  de birkaç ay kaldıktan sonra da yeni bir kadına varırdı herhalde.

12.

Küçücük bir Afrika ülkesinden öğreneceğimiz ne çok şey var

Şiddetin en uç noktasını oluşturan tecavüz Afrika ülkelerinde çok yaygın. Eboli gibi salgın hastalıklar döneminde okulların bir süre kapatılmasıyla birlikte tecavüze uğrayan genç kızların sayısı da giderek artıyor. Sierra Leone’de şiddet, taciz ve tecavüzün önüne geçmek için geliştiren seferberlik hareketi çok olumlu bir örnek oluşturuyor. Sierra Leone’nin başkanı Julius Maada Bio ve First Lady Fatima Maada Bio bu hareketin başını çekiyorlar. Her yerde First Lady’nin “Kızlarımızdan uzak dur” afişleri. Bu kampanya tecavüze uğrayan kadınları yüzde yüz destekliyor. Kadına karşı şiddete karşı verilen cezalar an az on yıl olmak üzere belirlenmiş. Yeni yasaya göre bu tür davalar hiçbir bürokratik engele takılmadan öne alınıyor, suçlular hemen en ağır biçimde cezalandırılabiliyor. Kadına karşı şiddet karşı bu kampanya olumlu bir model oluşturuyor. İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor. Bize böyle bir hareket oluşsa kimbilir suç oranı ne kadar azalırdı.

13.

Ataerkillik çöküyor mu?

Erkek odaklı bir yaşam biçimini dayatan ataerkil sistem çöküyor. Farklı toplumsal katmanlarda farklı biçimlerde yaşanıyor bu çöküş. Özellikle yoksul kesimlerde gün geçmiyor ki kadınlar şiddet görmesin ya da öldürülmesin. Sistemdeki  kısa  devre arızanın bileti  hep kadınlara kesiliyor.

Tanıdığım en üretken, yapıcı ve yaratıcı kadınlar erkek odaklı yaşamayanlar yani bu sistemin dışına çıkanlar, arızalı kadın damgasını yiyenler, ötekileştirilenler. Kiminin hayatında erkek hiç yok, hiç girmemiş, kiminin kısa süreli girmiş, kimi  erkek tüketicisi olarak kimseye bir türlü  bağlanamamış, kimi evlenmiş ayrılmış, kimi ilişkiyi yürütememiş. Farklı yollardan giden bu kadınların hepsinde  ortak bir şey var ama. O da erkekten  bağımsız olarak yürümeleri. Erkek bağımlı yaşam başladığı anda kadının da yaşamı sona eriyor, kadın yok oluyor.

Hayatımızda erkek olabilir de olmayabilir de bu önemli değil önemli olan erkekten bağımsız olarak kendi yolumuzda gidebilmemiz. Erkek bağımlı yaşam başladığı anda kadının da yaşamı sona eriyor, kadın yok oluyor, bu apaçık ortada değil mi?

Bundan çıkaracağımız sonuç biz kadınlar için en iyisi erkeksiz bir yaşam mı?

Hayır, ama kadın ve erkeğe aynı özgürlüğü tanıyan daha farklı ilişki modelleri. Bunu kadın ve erkeğin birlikte üretmesi gerekiyor, çaba gerekiyor. Yüzyıllardır neredeyse genlerimizde kök salmış kalıpların kırılması kolay değil.

Ne yazık ki tanıdığım üretken kadınlardan çok azı bunu başarıyor, çoğunun yaşamında ise erkek hiç yok. Çünkü ister sonu evlilikle sonlanan uzun süreli bir ilişki olsun, ister kısa süreli arkadaşlıklar olsun erkeğe göre ayarlanmış geleneksel ilişki biçimlerinin sürekli arıza çıkardığı apaçık ortada.

Zehra İpşiroğlu Z
Zehra İpşiroğlu
BAYRAK
May 8, 2022
Save
BAYRAK
Yelda Karataş Y
Yelda Karataş
İNSANI EYLEME GEÇİREN UMUT DEĞİL UMUTSUZLUKTUR.
May 8, 2022
Save
İNSANI EYLEME GEÇİREN UMUT DEĞİL UMUTSUZLUKTUR.
Yelda Karataş Y
Yelda Karataş
Denizlerin ve Sevgili Kazım Koyuncu'nun anısına
May 8, 2022
Save
Denizlerin ve Sevgili Kazım Koyuncu'nun anısına
Yelda Karataş Y
Yelda Karataş
ANNEM DİYOR Kİ
May 8, 2022
Save
ANNEM DİYOR Kİ
Berin Uyar B
Berin Uyar
EDİTÖRDEN
May 8, 2022
Save
EDİTÖRDEN