YAŞASIN 1 MAYIS

Belki de seneye 1 Mayıs Meydanı’nda, kimbilir…

Berin Uyar

Dünyamız altüst. Korona belası can almaya devam ediyor. Yaşamımıza, özgürlüğümüze, alışkanlıklarımıza darbeler vurması da cabası. Ama beynimize, anılarımıza, heyecan ve geleceğe dair umutlarımıza dokunamıyor bile.

Yarın 1 Mayıs. İşçinin emekçinin bayramı. Bayraklarımız elimizde umutlarımızı haykıracağımız gün yarın. Ama, bu yıl da evdeyiz ne yazık ki.

Doğru evdeyiz. Ama ben sabah erkenden kalkıp giyineceğim. Kırmızı karanfilimi yakama takıp yola çıkacağım. Evet, yarın tüm dünyayı dolaşmaya kararlıyım. 1 Mayısı çalışarak ya da tezgah başında ya da hasta yatağında ya da balkonundan penceresinden sokakları izleyen ya da görüntülü sanal toplantılar yapan, marşlar şarkılar söyleyen kardeşlerimle beraber olacağım. Yüreğim emekçilerin dünyasında atacak yarın.

Tüm yurtta karanfillerin pıtrak gibi açtığı, işçilerin, emekçilerin tüm çalışanların haklı taleplerini dile getirebilecekleri özgürlük günlerini görmeyi ne kadar istiyorum bir bilseniz.  

Bugün bu sayfada, unutamayacağım bir günü anlatmak istiyorum. 1 Mayıs 1977’yi.

O yıllarda, İstanbul’da DİSK Genel Merkezi’nde basın bürosunda çalışıyordum. Başkanımız, sonradan, evinin önünde haince kurşunlanarak katledilen Kemal Türkler’di. Paylaşacağım fotoğraftaki, artık yerinde ne olacağı pek de belli olmayan bir karadelik bulunan Taksim’deki Kültür Sarayı’nın ön cephesine asılı olan bu devasa pano, DİSK’in merkez binasının alt katındaki bir salonda 2 gece çalışılarak bitirildi.

Pano, Orhan Taylan tarafından, daha önce karelenmiş bu kocaman bezin üzerine kömür kalemle çizildi. Ben de dahil olmak üzere, eli fırça tutan arkadaşlar ve 10 kadar Akademili ve işçi arkadaşlar o gece sabaha kadar çalışarak panoyu boyadık. Bir gün içinde kuruyan pano, gece Kültür Sarayı’nın ön yüzüne asıldı.


1 Mayıs 1977 sabahı, Taksim Meydanı’na gelenlerin hayranlığı görülmeye değerdi.
Nefis bir gündü. 1 Mayıs Meydanı hıncahınç dolmuştu ve telsiz haberlerine göre daha binlerce insan Saraçhane ve Beşiktaş’tan yürüyordu Taksim’e.

Meydan, kızılın hakim olduğu tüm renklerin birlikte coştuğu bir denizdi adeta. Bayraklar, pankartlar, kadın erkek, genç yaşlı insanlar, tekerlekli iskemlelerinde engelliler, babalarının sırtında çocuklar, kürsüden yapılan yayın, şiirler, müzik, marşlar, dans, coşku. İç elbiseleri ve iş aletleriyle katılan kadın ve erkek işçiler, emekçiler…

İlk kurşun atılıncaya kadar herşey yolunda gitmişti. Ben sırtım kürsüye dönük, kürsünün önündeki merdivenlerde duruyor bir yandan alandaki heyecanı, coşkuyu izliyor bir yandan Kemal Türkler’in konuşmasını dinlemeye çalışıyordum. Konuşma tamamlanmadan, karşıdan pat diye bir ses geldi. Anlamadık ne olduğunu. Bir el daha atıldı ve arkasından kurşun yağmaya başladı kalabalığın üzerine.

Sıtkı Coşkun kürsüye fırladı. Paniğe kapılmayın çağrısı yaptı. Ama silah sesi acaip bir etki yapıyor insan üzerinde. Kimseyi sakinleştirmek mümkün olmadı. İnsanlar bir yandan kendini, çocuğunu, yakınını korumaya çalışıyor bir yandan da panik içinde sağa sola koşuyordu. Yere düşenler kalkamıyor, arkadan gelenler veya onları korumaya çalışanlar da korku selinin önünde çaresiz kalıyordu. Duyduğum sadece çığlık ve silah sesi, gördüğüm ise çok kalabalık bir kitlenin panikle kürsü tarafına koştuğuydu.

O anda korkunun esiri oldum, bir karabasandı bu. Gözüne ışık tutulmuş bir hayvan gibi kımıldayamıyordum yerimden. Sağımdan solumdan koşarak, kimi zaman bana çarparak geçen insanların altında kalmak üzereydim ki, birisinin beni kolumdan tutup, kürsüye akan panik dalgasının ayakları altında ezilmekten kurtardığını, kürsünün arkasına doğru çektiğini anımsıyorum. Kimdi o? Hiç hatırlamıyorum.

Nedense kürsünün bizi koruyacağını düşünmüştük. Oysa tahta bir iskelenin üzerine çelik konstruksiyonla kurulmuş kürsü, kırmızı bezlerle kaplıydı. Kemal Türkler’i kurşun yağmurundan kürsünün arkasına yatırarak ve sonra da oradan uzaklaştırarak kurtarmışlardı. İlk şoku atlattıktan sonra merdivenlere koştum tekrar.


Özellikle Kazancı Yokuşu tarafında büyük bir dalgalanma vardı, insanlar kurşunlardan kaçmak için dar yokuşun ağzına yığılmışlardı. Herşey o kadar hızlı gelişti ki. Hangisi evvel hangisi sonraydı anımsayamıyorum bile. Aniden bir panzer çıktı ortaya, belki de iki taneydi. Yokuş’a yakın bir yerde panzer, ileri geri gidip gelmeye başladı. Aslında meydanın orta tarafı boşalmış, herkes sokak aralarından kaçmaya çalışıyordu. Ben İlerici Kadınlar Derneği’ni getirdiği çocukların bulunduğu kamyona doğru koştum. Kadınlar bize güvenip çocuklarını getirmişlerdi. Onlara birşey oldu diye çok korkmuştum.


Gözümün önünde bir kaç resim kalmış. Bunlardan en etkilisi, şimdi bile yazarken tüylerimi diken diken eden görüntü şuydu. Kamyondan ağlama sesleri geliyordu ama çocuk yoktu üzerinde. Kamyon kasasındaki çocuklar kasanın dibine yatırılmış ve orada görevli arkadaşlar, (hepsi kadındı,) çocukların üzerine kapanmışlar çocukları kurşundan korumaya çalışıyorlardı.
Yine gözümün önünde kalmış başka bir resim, tamamen insansız kalmış meydanda yüzlerce tek ayakkabı, çantalar, yırtılmış pankartlar, kumaşlar, işçi kepleri, çocuk arabaları, sağa sola uçuşan rengarenk balonlar…


Ve tam ortada, bu terkedilmiş eşyaların ortasında tek başına kalmış ağlayan bir çocuk.
Onun biraz ilersinde yere oturmuş, bacaklarını iki yana açmış, başını ellerinin arasına almış, sağa sola sallanan bir yaşlı amca.


Kürsünün tam karşısında, İlerde Kazancı Yokuşu’nun ağzında sıkışıp kalmış, üzerlerine şuursuzca saldıran panzerden korunmaya çalışan ve yine Kazancı Yokuşu’na yakın bir Eczanenin önünde yerde yatan, yardım isteyenler… Çığlık, siren, çığlık, siren… Yakınlarının adını haykırarak meydanda onları arayan çaresiz insanlar…

Otelin pencerelerinden ve Sular İdaresi’nin çatısından açılan ateş kesildikten sonra ortada sadece kan, barut kokusu ve derin bir sessizlik kalmıştı…

O gün o meydanda 36 insanımızı kaybettik. Kurşunlanarak, panzer tarafından ezilerek ve Kazancı Yokuşu’nun başında yaratılan panikten kaçamayarak basınçtan ölen insanlar…
Bayramımız diye neşeyle gelen ve hunharca katledilen insanlar.


Onları saygıyla anıyorum.

Bir yıl sonra, 1978 yılında bir yıl önce yaşanan katliama rağmen 1 Mayıs Meydanı yine hıncahınç doluydu. Bir sonraki yılda (1979), 1 Mayıs İstanbul’da yasaklandı. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bu yasağı delen TİP Genel başkanı Behice Boran ve beraberinde kalabalık bir grup Taksim’e çıkarak 1 Mayıs’ı kutladı ancak polis tarafından zor kullanılarak gözaltına alındılar.

DİSK başkanı Kemal Türkler, sağ duyulu ve akıllı bir sendikacıydı, gerçek bir liderdi. Kan dökülmesini önlemek ama yine de bu bayramın kutlanabilmesi için o yıl, yurdun dört bir yanında, mümkün olan en yığınsal biçimde ve bayram havasında kutlanmasına karar alındı. “Her yer 1 Mayıs Alanı” olmuştu. Ben İKD’li kızlarla İzmir’e gittim o yıl. Türkiye’nin dört bir yanında 1 Mayıs karanfilleri açtı pıtrak gibi.

Ne yazık ki, bu toplu katliam da katiller bilindiği halde “faili meçhul” olarak kaldı. Kimbilir belki de, onbinlerce insanın üzerine kurşun sıkan o ellerden birisi, ülkenin başka bir köşesinde kiralık katil olarak görevine devam ediyordur. Belki de aradan geçen bunca yıldan sonra emekli olmuş, dolgunca bir maaşla ve aldığı mükafatla, ağaçsızlandırılmış sahillerimizden birinde, bir lüks villada sürdürüyordur yaşamını. Belki de ödül olarak önemli ve etkili bir mevkide yöneticidir hala. Bir polis müdürü, bir vali ve hatta belki de milletin vekili olarak çıkmaktadır karşımıza. Kimbilir…

2021 yılı da bir önceki yıl gibi, Korona engeliyle sanal alemde kutlanacak.

Nerede ve hangi koşullarda olursa olsun işçi ve emekçilerin , bizim 1 Mayısımızı kutluyorum.

Seneye belki yine Taksim’de oluruz. Umudumu hiç kesmedim yurdumdan.


Yazar: Berin Uyar