Yaşlılık Bir Süreçtir

Yelda Karataş

Kalın beyaz boynu kırışan kızım

İmkânsızdır ihtiyarlamamız bizim

Etin gevşemesine bir başka tabir gerek

Zira ki ihtiyarlamak

Kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek

Nazım Hikmet

Çocukken bütün yaşlıların o yaşta doğduğunu sanırdım. Sanki gençlikleri hiç olmamış, onların da bir baharı ve sevinçleri olmamış, buruşuk tenleriyle doğduklarını düşünürdüm.

‘o da çocuktu bir zamanlar’ diyen şairi henüz okumamıştım.

Sonradan anladım ki yaşlı sayılmanın bir ön yargısı var toplumda bir kategorize kabı ve yüzyıllardır oturmuş algısı. En kaba söylemiyle ‘Ölüm en çok yaşlılara yakışıyor’. Onlar da ‘Her ölüm erken ölüm’ diyeni okumamışlar hiç. Belki yaşlıları ölüme ait görmek gençliğe ve kendini her yaşta genç sananlara bir ayrı ferahlık veriyordur.

İnsan ömrünü harcamadan üreterek yaşamak istiyorsa, ölümden çok hayatla hesaplaşır.

2020 rakamlarına göre Türkiye’de, 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus 5 yılda yüzde 21.9 artarak geçen yıl 7 milyon 550 bin 727 kişiye ulaştı.

Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı da 2019 itibarıyla yüzde 9,1’e çıktı.

Nüfus projeksiyonlarına göre yaşlı nüfus oranının 2023 yılında yüzde 10,2, 2030 yılında yüzde 12,9, 2040 yılında yüzde 16,3, 2060 yılında yüzde 22,6 ve 2080 yılında yüzde 25,6 olacağı tahmin edildi.

Bu çalışmayan nüfusa bakmak için, devletin ve genç nüfusun daha çok çalışacağı anlamına gelir. Gölgesinden faydalanamadığı ağacı kesen bu sistemde, yaşlı nüfusun bakım gücünü yüklenmek büyük bir risktir. Yaşlılık, ölüme bir an önce gönderilmelidir. GDO’lu gıdalar, savaşlar … vb. yaşlı nüfus artışını engellememiştir.

Dünyadan ve Türkiye’den yeryüzünün ikinci Rönesans’ını insanlığa armağan eden bir kuşak geçti. Bu kuşağın ruhunun yankısı, hala sürüyor. İki hatta üç askeri darbe görmüş, asılmış, gençliği yağmalanmış, işkencelere yiğitçe dayanmış bu kuşak, kaba sol kavramı ile renksizleştirilmiş, ya da rengi tek tona indirilip, aşağılanmış, toprağının üstüne ulusalcılık cübbesiyle yeni milliyetçi kuşak yetmedi, dini bütün sakarya’sını seven şehadet ruhuyla coşan yeni yeni kuşaklar eklenmeye çalışılmıştır…

Che’nin yüzü, T’Shirtlerde, kupalarda yer almış, itibarını sarsmak için nice yalan öyküler uydurulmuş ama bir duvara çarpılmıştır… Ağır bir duvara.

Sosyalizm insanlığın kaçınılmaz geleceğidir. Eve tıkmaya çalıştığınız bu kuşak bunu gayet iyi bilir. Mücadelesini vermiştir çünkü. Kitaplardan yalan yanlış okumamış, küçük burjuva duyarlılığı ile çekilmiş o aptal saptal  geçmişe özlem şarkıları dinlememiş, en yakınlarının parçalanmış cesetlerini kaldırımlardan toplamıştır.’Kaldırımlar yürümekle eskimez’ diyenlerin, fötr şapkalı tatlı bir köylü amca değil kaç MC kurmuş, eğitimli bir sistem çarkı olduğunun bilincindedir. ‘Kaldırımlar biliyor’ der. Çünkü o kaldırımlarda çok yürümüştür güneşe doğru. En yiğit yürekli sendikacılarının, gazetecilerinin, aydınların… katline tanık olmuştur ‘faili meşhurlar’la yüz yüze gelmiştir.

İyi şiir okuyan tarih bilgisine değil, tarih bilincine sahip bu kuşak, başta din kurumları olmak üzere bütün afyonlara teslim olmayı reddetmiştir.

‘Eğitim üretim içindir’ diyen gencecik yüreklerin dünyasından gelmedir.

İhaneti ve kardeşkanını iyi tanır. Hamasi palavralara karnı toktur. Boş umutlarla oyalanmanın bedelinin ağır olduğunu bilir.

Yüksek insani erdemlerini sadece okuyup ezbere tekrarlayarak değil, bizzat yaşayarak öğrenmiş ve hayatına mal etmiştir… Önce onları vuracaklarını, süründüreceklerini iyi bilir.

İmdi 1930 doğumlulardan başlayarak düşünürsek, 47liler 54lüler bu gruptadırlar. Büyük çoğunluğu 47-54 doğumluların oluşturduğu bu yaşlılar grubu ne tuhaftır ki yaşlı değildirler… Asla olmadılar, olamayacaklar. Onların yaşıtlarını elinde gitarı ya da mikrofonu ile sahnede çok gördünüz. Büyük tiyatrocuların büyük bölümü onlardan oluşuyor. Onların gençliklerinde ürettiği, müzikler (70ve 80ler), oyunlar, filmler, baleler, şiirler üzerine hala sanatsal bir taş konamıyor…

Evinde kalmak zorunda bırakılan yaşlıların bir büyük  bölümü Türkiye’nin yüz akı insanlar. Onların isimlerini saysam, mutlaka bir durursunuz. Türkan Şoray, Genco Erkal, Yalçın Boratap, Şener Şen, Orhan Pamuk,…gibi onlarca yazar şair, oyuncu var. İçlerinde orduya, polis kuvvetlerine yıllarca omurgası dik hizmet etmiş isimler de var.

Köylerde, kasabalarda ve şehirlerde yalnız yaşayan yüzlerce emekçi yaşlı var. Bazıları hala çalışıyor. Bir kısmı evlat ya da akraba eline bakıyor, bazıları o komik emekli maaşıyla yaşıyor bazıları ise kelimenin tam karşılığı ile; sürünüyor…

Dünyada ve Türkiye’de yaşlı olmak zor. Başkalarının insafına kalabilir yaşamınız. Hatta öz çocuklarınız istemez sizi evde. Komşunun yardımı ise onur kırıcıdır çoğu zaman. Yaşlıları mutlu eden para değildir aslında. Onlar şefkatin, sevgi ve güvenin satın alınamayacağını bilirler.

Çocuklarının duyarlılık haritaları, çocuk hakları üzerine kurulmuştur.

Televizyon, internet ve cep telefonlarıyla üniversite yıllarından önce hiç karşılaşamayan bu kuşak, gençliğin bu teknolojik eğitimle neyi kazanıp kaybettiğini çok iyi görmesine rağmen anlatamaz… Yabancılaşmanın tavan yaptığı, ölümün bütün evleri gözetlediği bu toplumda, Kafkaesk anlatımıyla, bir Ceza Sömürgesi’nde olduklarını ve hatta işkencecinin de işkence aletine kendine bağlayacak kadar, acıya yabancılaştığını bilirler ama anlatamazlar. Sabah programları ile zehirlenmiş bir kadın kuşağı ve eğitime muhtaç eğitim ordusu içinde kaybolmuş bir gençlik. Sürekli yenilenen eğitim kıyımları. Bilimsel öğretiden uzak, bilim kurumları.

Yaşlılar için evde bırakılmak, en fazla bir hafta dayanacak, meyve, sebze  v.b gıdalarla baş başa kalmak demek. Yaşlılar az yer. O nedenle dolap doldurmayı bilmezler.

Tüketim için tüketmeyi yaşamlarının kısa bir döneminde yaşamış, çabuk aymışlardır. Paranın değerini değil, anlamını bilirler…

Evde bırakılmak, hatıralara hapsedilmektir. Çünkü kapı yalnızca,’ bir ihtiyacın var mı?’ diye çalınır. Kimse insani bir çift laf edip sohbet etmeyecektir onlarla.

Bugün hiçbir devlet, önce yaşlıları taramamıştır, virüs salgınından yaşlıları korumak için, özel karantinalar kurmamış, sağlıklı bakıcılarla, sağlıklı yaşamaları için tek bir adım atmamıştır. Onları eve kapatarak, korumaya aldıkları fikrindedirler… Daha ne yapsınlar değil mi?

Yaşlılar toplumun hafızasıdır, meselleridir…

Tarkovski yaşasaydı 66 yaşını çoktan geçmiş olurdu… Solaris’i hatırladım birden… ‘Nerden gelip, nereye gidiyoruz’ dedi kalbim. Bir Kadın, Bir Erkek hangi değerlerle birbirini sever diye sordum. Tekrar hatırladım, Fahrenheit’leri, Naklen Ölüm’ü, Özel Bir Gün’ü

O büyük soru: Yanan bir evden, önce Rembrant’ın bir tablosunu mu yoksa bir kediyi mi kurtarırsınız?

Sahi siz önce kimi kurtarırsınız…

Seçim Trajedi’nin ana unsurudur… Özgürlük orada sınanır!

Yazar: Yelda Karataş